Aykut Kocaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Aykut Kocaman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

30 Haziran 2013 Pazar

Tekrar eden travma, Ersun Yanal ve Gelecek planları





TRAVMA


3 Temmuz 2011'in açtığı o derin yara 25 Ağustos 2011'de durdurulamaz bir şekilde kanamış ve ne pansuman yapsak dahi fayda etmemişti. O sezon içerisinde Lefter'i kaybettik, her gün öldük ve her yeni güne uyandığımızda bir kez daha bizi öldürmek için bekleyenler sıradaydı.

Sonra 12 Mayıs 2012 geldi. Binbir türlü derde rağmen son maça taşıdığımız o sezonu acı verici bir şekilde kaybettik. Geride kalan son bir ayda doğal protesto hakkını kullanmak isteyen vatandaşın uğradığı şiddete Fenerbahçe taraftarı uğradı o gün. Bu günlerin provası 12 Mayıs 2012'de yapıldı demek yanlış olmaz hatta.

Bu noktada sanırım artık herkes kurgunun, oyunun vs adını ne koyuyorsanız işte onun farkındadır. Bu yazı işin o kısmına girmeyecek.

Bu yazıda "x suçlu, y suçsuz, komplo onun eseri, olan biten z yüzünden" demeyeceğim. Tespit yapmak, her şeyi göstermek nispeten daha kolay bir şeyler olup bittikten sonra. Bizim çözüme ihtiyacımız var ve bu yüzden de zaman bence artık önümüze bakma ve ileriyi görme zamanı.

Ha yarın bir gün tahkimden veya zamanında ülke menfaatleri için vazgeçilen CAS'tan bir karar çıkabilir ve bu yazıyı geçersiz kılabilir ama bu şu zamanın konusu değil. Biz en kötüsünü düşünelim, en kötüsüne göre hareket edelim ve ona göre geleceğimizi belirlemeye çalışalım. İhtiyaç budur şu anda.

MODEL VE STRATEJİ

Hep Türkiye'deki davada örnek gösterilen Calciopoli ve o olayın mağduru Juventus geliyor benim aklıma. Birçok Juventus nefreti sahibi İtalyan'ın bile yıllar sonra da olsa "Inter'in yükselişinde direkt etkisi var" dediği Calciopoli'nin kaybedeni Juventus. 05-06 şampiyonluğunu kaybedip, ancak 2011-12 sezonunda tekrar zirveye oturabilen ve bunu göreve getirdiği kulübün çocuğu Antonio Conte ile başaran Juventus.

Juventus'un da Calciopoli olaylarında aslında çok ciddi şekilde bizle benzer yollardan geçtiğini söylemek mümkün. Biraz hafızanızı tazelemek istiyorsanız şu yazıya gitmenizde fayda var.

Haksızlığa uğradığı hissine kapıldığımız Juve'nin ligden düşürülüp ertesi sezon geri dönüşü var ama tekrar zirveye kurulması daha önce belirttiğim gibi 6 yıl aldı. Bu esnada bir de yeni stad yaptılar, bunu da not düşelim.

Juve'nin iyi bir model olduğunu söylemek tabii ki mümkün ancak şöyle de bir nokta var değinilmesi gereken. İlk başta kendilerini Serie A'ya çıkartan Deschamps ile devam etmemeleri ve sürekli teknik direktör değişikliğine gitmeleriyle istikrardan uzaklaştılar. Belki Conte de göreve geldiğinde kredisi sınırlıydı, ama o başarılı olarak bir yol açtı. Üstelik şampiyonluğu elde edip hemen sonraki sezonda yenilenmeye gidecek kadar da cesur davranıldı. Juventus'un ikinci sezonuna eğilen bir yazım olmuştu geçtiğimiz ay içinde. Ona da buradan ulaşabilirsiniz.





"İyi de Juventus gibi küme düşüp geri gelmeye çalışmıyoruz ki?" sorusunu sormanız tabii ki mümkün. Zaten biz gerçekten şike yapmış olsak, çoktan küme düşürülmüş olmalıydık. Olayın şike olmadığını artık sanıyorum bütün Fenerbahçeliler biliyor. 2010-11 sezonunu da izlemiş olan ve futboldan anlayan herkes de olayın şikeyle uzaktan yakından alakası olmadığının ya farkındadır, ya da konuşarak anlaşılabilir durumdadır.

Benim değinmek istediğim nokta Juve'nin yaşadığı ve bizim de yaşamamızın mümkün olduğu maddi problemler ve onun doğuracağı sıkıntılar. Neticede Juventus da CL'de tepeye oynayacak kadrosunu dağıtmak mecburiyetinde kalmış, Serie A'ya yükseldikten sonra da zengin bir kulüp olmasına rağmen istediği şekilde çok flaş transferler yapamamış ve istikrarı sağlamakta zorlanmıştı.

11-12 sezonunda bir sene Avrupa'dan men edilmenin o sezon ve geçen sezon kulübün elini transfer konusunda nasıl bağladığı ortada. İlk sezon yapılan alelacele transferlerde ve geçen sezon da esas hedeflenen oyuncuların alınamamasınında maddi açıdan yaşadığımız gerilemenin direkt etkisi var.

Önümüzde karar değişmediği takdirde 2 sene Avrupa'ya gidememek ve dolayısıyla gelir kaybına uğramak var. "EL gelirleri CL'nin tırnağı bile olamaz, o yüzden pek bir şey kaybetmiyoruz." diye düşünenler varsa da zaten daha EL'de oynayarak bile sıkıntı yaşadığımızı hatırlatalım. Kadro planlaması CL'ye göre yapılıyor ve o yüzden büyük paralar harcanıyor. CL'ye katılamadığımız her sene de bizim hedeflerimizden uzaklaşmamız anlamına geliyor. Dahası bu iki senenin Avrupa puanımıza edeceği etki ortada.

Bu yüzden önümüzü iyi görmekte fayda var. Saha dışında çok şey olup biterken ve 2 yıl Avrupa'ya gidememek söz konusuyken şimdi ileride faydalanacağımız özkaynaklarımızı da üst seviye için hazırlamanın tam zamanı. Bunu bir küçülme politikası, bir feda sezonu veya sezonları gibi görmeye gerek yok. Yıpranmış ve yüksek maliyetli bir oyuncu grubuna sahibiz. Bu da gayet normal, zira CL seviyesinde bir kadro kurulmaya uğraşılıyordu. Şimdi kulübün maddi zarara uğrayacağı gerçeği de var. Bu yüzden bazı yabancı oyuncular elden çıkartılacak. Bazı doymuş yerlilerin de kulübeye çekilerek daha genç ve potansiyelli, kendini kanıtlama arzusu olan oyunculara yol verme zamanı.

Yani kısaca bir yeniden yapılanma. Bir çekirdek, bir iskelet oturtma ve etrafını işlemekle başarılabilecek bir durum.

Juventus'un ilk hamledeki başarısı ve daha sonraki başarısızlığını dikkatlice incelemek bu yüzden önemli. Serie A'ya döndükten sonra sırasıyla 3. ve 2. bitirdikleri iki sezondan sonra iki sezon üst üste 7. oldukları gerçeği var. Bunun en büyük sebepleri de yaşadıkları ekonomik sıkıntı, yeni bir stad yapma uğraşı ve teknik ekipte yaşadıkları sıkıntılar oldu. Bizim yeni bir stad yapmaya ihtiyacımız yok. Ekonomik sıkıntı bizi de vuracak o belli ve bu durumda da yapılması gereken belli. Dikkatli transferler ve istikrarlı çalışan bir teknik ekip.

Teknik direktör ve ekibe baktığınızda takımı Serie A'ya yükselten Deschamps'la yolları ayırıp, iki sezon üst üste tepeye oynamasına rağmen şampiyon olamayan Ranieri'yi de göndermiş Juventus yönetimi. Fenerbahçe ve takımı şampiyon yapamayan teknik direktörler konusuna ise sanıyorum girmeme gerek yok, zira herkes biliyor üç aşağı beş yukarı bu durumun nasıl sonuçlandığını. Çünkü söz konusu Fenerbahçe olduğunda sadece adı dahi şampiyonluğa oynayan bir takımı mutlak surette zirvede tutmak zorundasınız.




ERSUN YANAL


Aykut Hoca bıraktığından beri göreve onun geleceği konuşuluyordu. Önceki gün de resmi olarak açıklandı. Öncelikle hayırlı olsun ve Allah yolunu açık etsin. Bu takımı kim çalıştırıyorsa onun arkasında durmak ve desteklemek boynumuzun borcu. Tabii ki yanlışları olursa da eleştireceğiz ama şu an için öncelik kendisine destek olmak ve hep çalışmak istediği camiaya onun kolay ısınmasını sağlamak.

Ersun Hoca'yla ilgili yığınla yazı yazıldı ve paylaşıldı hemen. Az çok herkes de nasıl bir oyun karakterini yansıtmaya çalışacağını biliyor. Zaten Aykut Kocaman'ın takıma bıraktıklarının üstüne daha fazlasını koyabilecek ve bunu kısa vadede yapabilecek az sayıda teknik adamdan birisi kendisi.

KONTRAT, OYUN ANLAYIŞI VE İLERİYE BAKIŞ 

Kontratın 1 yıllık olması herkesin kafasında soru işaretleri yarattı.  Daha hafta içi basın toplantısında Aziz Yıldırım kongre sinyali vermişken normal karşılanabilir. Belki Ersun Hoca yeni yönetimle çalışmak istemeyebilir veya yeni yönetim Ersun Hoca ile çalışmak istemez. Bunu bilemeyiz. İşin bu kısmı tamam, ama bir de diğer tarafı var.

Daha öncesinde Aykut Kocaman da 1 yıllık sözleşmeye imza atmıştı ve bunu tekrar 1 yıllık olarak yenilemişti. Sonrasında kendisine 3 yıllık sözleşme teklif edilmişti ki görev süresini dolduramadı. Aykut Hoca'ya da saldırıldı "Başarısızlıkta kellesi gidecek" diye. Hatta aynı zihniyet Barcelona'da harikalar yaratan Pep Guardiola'ya dahi korkak sıfatını yakıştırmaktan çekinmedi bu yüzden.

Bir de işin oyuncular tarafı var. Fenerbahçe teknik direktörü elinin güçlü olduğunu mutlak surette hissettirmelidir oyunculara. Tamam Ersun Hoca'nın disiplini, takım yönetim tarzı ve oyuncularına kattıkları ortada ama futbolcu zihniyeti bambaşkadır. Eğer teknik direktörün görevde kalamayacağını hissederse oyuncular da kendilerini bırakırlar. Biz bunu Aragones döneminde yaşadık, bunu hatırlayalım.

Dolayısıyla 1 yıllık sözleşmeyi kabul eden bir teknik direktöre durumu açıklayıp tazminatsız 3-4 yıllık sözleşmeyi de kabul ettirmek mümkün olurdu. Üstelik tazminat maddesini kamuoyuna duyurma mecburiyeti de yok. Bu da Ersun Hoca'nın elini güçlendirmek olurdu. Ben söyleyeyim, bu burada dursun. Umarım geri dönüp bu yazının bu kısmından alıntı yapmak durumunda kalmam.

Ersun Hoca'dan beklenenler belli. Fenerbahçe taraftarı, ben dahil, bir hayli memnuniyetsizdir. İyi oyun olursa sonuç ister, sonuç olursa iyi oyun ister. Yani memnun etmek cidden çok zordur. Bunu teknik direktör fark etmeksizin de uygularız taraftar olarak. Zor beğeniriz, her şeyden anlarız, hepsinin en iyisini biz biliriz çünkü genel anlamda.

İkinci kez üst üste Türkiye'deki futbol sisteminden şikayetçi olan, bir şeyleri değiştirmekle uğaraşan bir teknik direktörümüz var. Anlayışı ve yaklaşımı belli. Beklediğimiz agresifliği takıma yerleştireceğine hiç şüphe yok. Toplamda 13-14 oyuncunun eline bakan takımlarla sezonların ikinci yarısında yaşadığı düşüşleri örnek gösterenler de boşa ekmek kapısı arıyorlar. Zira bu sefer kadro derinliği belki de Ersun Hoca'nın hep hayatında istediği seviyede. Alternatifleri hiç elinde olmadığı kadar zengin ve oyuncu kalitesi olarak da hayatındaki en üst düzey oyuncu grubuyla çalışacak.

Ersun Hoca'nın bundan önce akılda kalan teknik direktörlük performanslarında bir temel attığını ancak kısıtlı imkanlar çerçevesinde temelini istediği şekle dönüştüremediğini gördük. Şimdi elde imkanlar mevcut. Öyle veya böyle Türkiye standartlarının üstünde bir kadro var elinde. Tamam bu kadrodan satılacak yabancılar mutlaka var ama Ersun Hoca'nın gençlere de kazandırdığı ivme ve gelişimlerinde sahip olduğu pay da tartışılmaz.

Yazının başında Juventus-Deschamps, Ranieri ve istikrar örneğini verirken değindiğim noktaya geri dönüyoruz. Kontrattaki sıkıntım da biraz buna dayanıyor açıkçası. Bu yüzden dileğim Ersun Hoca'nın başarılı olarak hakkı olan multi-year kontratı alması.

TRANSFERLER

Aslında transfer dönemini ciddi anlamda çok iyi geçirdik şu ana kadar. Bir tek hedef santrafor eksiğimiz var ve o da kapatılacak deniyor. Ülkenin gündemini işgal eden çok daha başka şeyler olduğu için büyük çoğunluğumuz hiçbir transferle doğru düzgün ilgilenemedi bile. Ben yine de belirteyim; En azından alınan oyuncular konusunda içim rahat. Tabii buna bir de göndermemiz gereken ve göndereceğimiz oyuncular eklenince resim esas şeklini almış olacak.

Alper ve Holmen ligin en iyi ribaundçuları. Sekenleri alma konusunda biri ofansif, biri de defansif anlamda lider. Bu da az çok oynayacağımız oyunun nereye doğru evrileceğine işaret ediyor. İç sahadaki Lazio ve Benfica maçlarında izlediğimiz mantalitenin baskın olacağını söylemek yanlış olmaz. Sanırım o maçlardaki futbola da pek itiraz eden yoktu. Zira Avrupa sahnesinde uzun süredir öyle dominant bir futbol oynamamıştık o maçlara gelene kadar. Yani çıkış noktası ve hedef mantıklı.

Bruno Alves'i ne kadar çok istediğimi twitter'da takip edenler biliyor zaten. Hem özlemini çektiğimiz Lugano kadar savaşçı, hem de ondan daha düzgün bir ayağa sahip. Yaşına takılanlar mutlaka olmuştur ama stoper ve kalecileri yaşlarıyla yargılamak biraz komik kaçıyor. Bruno Alves futbolculuğunun olgunluk döneminde ve takıma çok şey verecektir.

Kadlec transferine "Hasan Ali'yi kesecek adam" diye bakmıyorum ben. Birbirleri için iyi alternatif olacaklar ve böylece ne Hasan Ali'yi kulübeye mahkum ederek gelişimini engellemiş olacağız, ne de alternatifimiz Ziegler kadar istikrarsız olacak. Bu da doğru bir hamle. Özellikle Hasan Ali'nin alternatifsizlikten dolayı kaslarında yaşadığı sıkıntıların tekrar etmemesi ve onun yokluğunda da Kadlec'in onu aratmayıp, hatta daha üstün performans göstermesi mümkün.

Bir de santrafor transferi kalıyor geriye. Oscar Cardozo ile ilgilendiğimiz neredeyse bir aydır yazılıyor. Aziz Yıldırım da son basın toplantısında "Fiyatta anlaşılırsa bu transfer gerçekleşecek" diye açıkladı. Katkısı tartışılmaz olacaktır.




BEKLENTİLER


Ersun Hoca'nın twitter adresine giden tweetlere şöyle bir genel bakış attığınızda zaten taraftarın beklentileri ortaya çıkıyor. X gitsin, 4-4-2 oynayalım vs vs diye başlıyor bir liste ve sonu gelmiyor. Tabii ki bunlar tebessüm sebebi ama mutlaka Ersun Hoca'nın kafasında bir plan vardır ve bu planı uygulamaya geçirecektir diye düşünüyorum. Yapılan transferlere bakınca da topa hakim olmayı temel prensip edinen, seken toplara hamle eden, çabuk alan daraltan ve direkt kaleye yönelmeyi hedefleyen bir takım izleyeceğimiz izlenimi var. İşin sistem ve oyuncu tercihleri konusuna başka bir yazıda değinmekte fayda var. Şimdilik sadece oyun karakteri ve temel prensiplere değinip bırakıyorum bu yüzden.

ALTYAPI

Takımın başına kim geçerse geçsin mutlaka gençlere şans vermesi ve alt yapıdan birkaç oyuncuyu A takıma dahil etmesi beklenir. Ersun Hoca'nın gençlere korkusuzca forma verdiği bilinen bir durum ancak şu şartlar altında tek sezon içerisinde bunu yapmazsa dahi anlayışla karşılarım. Çünkü mutlak surette başarı isteyen bir camiayız ve ciddi şekilde ateşten bir gömlek giydi Ersun Hoca. Uzun vadede altyapıdan maksimum faydalanabileceğine inanmakla birlikte sadece bir yıl takımın başında kalırsa bu konuda büyük beklentilere girmemekte fayda görüyorum.

AZİZ YILDIRIM VE YÖNETİM

Taraftar yine ikiye üçe bölünmüş durumda. Bir kısım kesinlikle kalmalı diyor, ne yaparsa yapsın arkasında duruyor. Diğer kısım ise "artık yeter, ama önce bilmediklerimizi anlat, sonra git" diyor. Bir diğer kısım da gerçekten güvenmek istiyor ama Yargıtay sürecinden dolayı hiçbir şeyin açıkça anlatılamayacağının da farkında. Her görüşü anlayışla karşılamakta fayda var. Zira Başkan'ı ve yönetimi istifaya bizim davet etmemiz doğal bir hak, ancak Fenerbahçe ile uzaktan yakından alakası olmayan şahısların "Aziz Yıldırım gitmeli, çünkü..." temalı yazıları ve açıklamaları ise saçmalık.

Anlaşılan o ki Başkan da Yargıtay süreci bitene kadar hiçbir şeyi olduğu gibi söyleyemeyecek ve kulübün başında olacak. Pasif bir Aziz Yıldırım Fenerbahçe için ne kadar faydalı olur, o tartışılır. Benim beklentim ise kulübün ve sporcuların hakkının saha dışında korunuyor olması. Geçen sezon olduğu kadar suskun kalınmaması ve saha içinde dışında hakkımızın yenmesine engel olunması. Bu hem sporcularımıza ve teknik adamlarımıza rahat çalışma ortamı sağlayacaktır, hem de taraftarı bir nebze rahatlatacaktır.

Devamını oku...

30 Mayıs 2013 Perşembe

Öğretmen ve Mirası



Kötüye bakmaya, kötüyü konuşmaya ve kötüye yormaya meğilliyiz.
Haklı sebepleri olsa da faydasız ve çoğu zaman zararlı bir tutum bu.


Sıcağı sıcağına, tüm veriler masaya gelmeden yapılan her yorum ve tezahürü her sonuç baş ağrıtmaktan öteye gitmeyecek.


Biz öyle yapmayalım.

***

İyilerden, Aykut Kocaman'dan bahsederek başlayalım.
Hakkında düşündüklerimi bu blogu okuyanlar iyi bilir.
O benim öğretmenim.

Onunla çalışmadım hiç, tamamen ayrı dünyaların insanıyız hatta. 
Ancak ondan çok şey öğrendim.

Çok değerli ilkokul öğretmenim Ülkü Sur'a benzetiyorum onu.
Temel eğitim.
Ülkü idi.
Sur gibiydi.

Sosyal hayatıma, iş hayatıma ve en önemlisi yetiştirmekte olduğum evladıma büyük bir miras bıraktı Aykut Kocaman.

Müteşekkirim.

Fakat en büyük mirası üç yıllık teknik direktörlüğü boyunca Fenerbahçe'ye bıraktı.
Kıskanıyorum onunla çalışan futbolcuları, ekibini, malzemecisini.

Kulübe ve futbol takımına, özellikle yerli futbolculara bıraktığı iz, yıllar boyu silinmeyecektir.
O gidebilir, ama felsefesi Fenerbahçe temelinin harcı, çatısının en güçlü tuğlalarıdır artık.

***

Bu sebeptendir ki; bu ayrılık bir trajedi değil.

Aykut Kocaman'dan birşey öğrendiysem, öğrendiysek; gidişine ağlamak, yakıp yıkmak yerine, bıraktığı mirasın Fenerbahçe'yi nerelere götürebileceğini hayal etmeliyiz.

Yeşerttiği düşü sahiplenmeli, peşinden gitmeli ve koyduğu hedeflerin takipçisi olmalıyız.
Soğukkanlı ve sağduyulu kalarak, eğilmeden ısrarla doğrunun peşinden gitmeliyiz.

Dedim ya, bu ayrılık bir trajedi değil.
Yönetim/Başkan ile teknik direktörün geleceğe yönelik fikirleri uyuşmayabilir.
Yolun ortasında olmasındansa, böyle ayrılık makbul hatta.
Zarif, şık bir veda.
Nasıl olduğu hakkında çıkan asılsız rivayetleri unutun bence ve peşinden koşmayı bırakın "O an" ın.

Başkan ile fikir ayrılığına düşen yorgun bir teknik direktörün istifası olarak atın hafızalarınıza.

***

Fenerbahçe Başkanı'nın bir planı olmalı.
Anlık veya teferruatlı.
Yetki ve sorumluluk onda.
Doğrularının getirisi de, yanlışlarının bedeli de onun hanesine.

Fakat biz taraftarların da Fenerbahçe'ye dair fikirleri, hayalleri, hedefleri ve beklentileri var.
Bana göre; bilhassa Löw'de ve Zico'da yaptığı hatayı tekrarlamıştır Başkan.
Tercih onun ama ben bu tercihin yanlış olduğu kanaatindeyim.

Başkan'ın Fenerbahçe ile ilgili tüm tercihleri hakkında başka bir yazı yazacağım bu arada.

***

Dedim ya, Başkan hatalı.
Tekniğine, taktiğine girmeden hem de.
Düpedüz.

Ama madalyonun diğer yüzüne bakmazsak yine eksik kalacak birşeyler.

Bu ayrılık trajedi değil demiştim.
Trajedi; son 1,5 yıldır Fenerbahçe taraftarının Aykut Kocaman'a gördüğü revadır.
Trajedi; Avrupa'nın ilk yarı finalinde adını haykırmamak, defalarca istifaya davet edip, bütün kötülükleri ona yıkmaktır.
Trajedi; evrensel doğruları dile getirmesine rağmen, en aşağılık ve alçak şekilde onunla dalga geçmeye yeltenmektir.
Trajedi; Aykut Kocaman'ın maruz kaldığı mahalle baskısıdır.

Bu sebepten; tetiği çeken Başkan olsa da, azmettiricisi taraftardır.

Aziz Yıldırım'ı Fenerbahçe taraftarının ortalama tavrından ne kadar ayırabiliriz ki?
Aziz Yıldırım dediğin adam; Fenerbahçe taraftarının arzu ve ihtiraslarının tek bedende
vücut bulmus hali.

Taraftar memnun olmadı, Galatasaray şampiyon oldu, taraftar kelle istedi, Zico gitti.
Taraftar memnun olmadı, Galatasaray şampiyon oldu, taraftar kelle istedi, Kocaman gitti.

Senaryo aynı.
Biri çeyrek final, diğeri yarı final oynattı.

Yarın Aziz Yıldırım da gidecek.
Ama Fenerbahçe taraftarının teknik direktör kurban etme ritüeli devam ettiği sürece; toprağı bol olsun Hulusi Kentmen kalksa mezarından, teknik direktör dayandıramazsın asla.

Şampiyon olamayan hocaları kovduğu için eleştirilen Aziz Yıldırım, Aykut Kocaman'ı
kovmadığı için eleştirildi çünkü.

Tek tutarsızlık Başkan'da mı?

Fenerbahçe'nin güzelliği ve doğrularını görmeyen taraftar; Galatasaray'ın pompalanan başarılarına kafayı takıp kendi değerlerini yediği sürece, nesiller boyu aynı vedalar yaşayacak bu kulüp.

Ve Noavas; dün Denizlici, Zicocu, Daumcu, Aykutcu, yarın Yanalcı, bilmemneci olacak.
Plandan ve sistemden yana olduğu için.

***

Tekrar edelim.
Aziz Yıldırım bence yanlış yaptı.
Kongre olur ve yanlışlarının bedelini öder.
Peki taraftar ne zaman yüzleşecek hatalarıyla?
Taraftarlığın kongresi yok ki.

Fenerbahçeliler birbirine "Gördün mü ben haklı çıktım" dediğinde ya da ima ettiğinde, kaybeden Fenerbahçe oluyor, farkındalar mı?
Fenerbahçe kazansa ve hepimiz haksız çıksak keşke.

***

Ezcümle;

Göreceksiniz, vedasında bile ışık saçacak Aykut Kocaman.
Mirası, bu kulübü Avrupa Şampiyonu yapacak.
Felsefesi kardelen gibi filizlenecek.

Ve birgün mutlaka dönecek yuvaya.
Futbolu, belki de Fenerbahçe'yi yönetecek.

***

Ve bir not:

Yeni Fenerbahçe Teknik Direktörü referandumla seçilsin.
Oy verenler taahhüt imzalasın destek vereceklerine, yakıp yıkmayacaklarına.
En az 3 sene.

Çünkü hiçbir teknik direktör her yıl şampiyon yapamaz Fenerbahçe'yi.
Şampiyon olmadığında ise taraftardan başkana senaryo belli.

***

Hoşçakal Öğretmenim.

Bir Öğrencin.


Devamını oku...

Kısır döngü

 

18 Mayıs tarihinde, yeni sezona dair herhangi bir planın konusu henüz edilmemişken şöyle bir yazı yazmış ve beklentilerimi dile getirmiştim. Dün, 29 Mayıs tarihinde, planlar harekete geçmişken tekrar sil baştan yaptık.

-Aykut Kocaman istifa etti.
-Aziz Yıldırım Aykut Kocaman'ı kovdu.
-Aykut Kocaman istifaya zorlandı.
-Aykut Kocaman yorulduğu için bıraktı.


Nasıl istiyorsanız öyle algılayın olan biteni. Kulüpten yapılan açıklamaların bizi aydınlatmak yerine daha fazla soru işaretleri oluşturması ve yapılan yalanlamaların artık inandırıcılığını kaybetmiş olmasının yanı sıra, Aykut Kocaman'ın konu hakkında sadece üstü kapalı 1-2 cümle edeceği düşünülünce de olayın aslını bilmek mümkün olmayacak ve bilgi kirliliği devam edecek.

Blogda birçok konuda bardağın dolu tarafını da vurgulamaya özen gösteriyoruz. Kimseyi incitmeden, kırıp dökmeden, üslubumuza dikkat ederek eleştiriyoruz. Ancak üstüne koymanın mümkün olduğu bir noktada her şey yakılıp yıkılınca bardağın dolu tarafı falan da kalmıyor.

AZİZ YILDIRIM GERİ Mİ DÖNÜYOR?

Kesinlikle dönüyor ama başladığı yere dönüyor. Daha başkanlığının ilk zamanlarında "Löw bizimle kalacak." açıklamasını yapıp sezon sonunda kovan Başkan'ın, "Ben burada olduğum sürece Aykut Hoca görevinin başında olacak." dedikten sonra gitmesine izin vermesi veya göndermesi de tutarlılık adına 15 yılda ne kadar ilerlediğimizi ortaya koyuyor.

2-3 yıldız transferi yapılıp sezon sonunda şampiyon da olursak bunları hatırlayacak mıyız?
Umarım hatırlayacağız.

Çünkü korkunç bir şekilde 90'lardaki Fenerbahçe algısına doğru ilerliyoruz. Aziz Yıldırım'ı takdir ederken, son yıllarda transfer şampiyonu olmak yerine saha içinde iş yapacak oyuncuların transferine yönelmiş olunmasının altını çizerek hakkını veriyorduk. Peki ne oldu da şimdi tekrar eski kafaya döndük?

Yıldız oyuncu gelmesin demiyorum, gelsin tabii ki ama sahada kimsenin adı veya bonservisi oynamıyor. Pahalı oyuncuları doldurup teknik direktörün istekleri hiçe sayılabiliyorsa, göreve gelecek bir sonraki teknik direktör de yine eski zamanlardaki gibi Aziz Yıldırım'ın soyunma odasında boy gösterebileceği bir ortamda çalışacak demektir. Allah yardımcısı olsun.

TEKNİK DİREKTÖR SEÇİMİ VE ÖNÜMÜZDEKİ SEZON

Her kafadan bir ses çıkıyor. Duyumlar, haberler, görüşülenler diye anlatılıyor her yerde "Yeni teknik direktör X" diye. Her kim gelip o koltuğa oturacaksa, içime sinse de sinmese de doğrusuna doğru, yanlışına yanlış demeyi ben kendi adıma sürdürürüm, bu konuda içim rahat. Ancak bu ateşten gömleği giymek hiç kolay değil, dolayısıyla umarım her kim geliyorsa sinirleri sağlamdır ve baskıyı kaldırabiliyordur.

Galatasaray'ın saha içinde dışında rüzgarı arkasına alıp ilerlediği bir noktada Fenerbahçe'nin mutlaka şampiyon olup rakibinin hızını kesmesi gerekiyor. İş sadece bununla da sınırlı değil. Avrupa'da yukarı çekilmiş bir çıta var ve bunun da bir standart haline gelmesi gerek. Yani yeni teknik direktörün sadece lige odaklanıp Avrupa'yı boşverme şansı yok. "Ligi iyi tanıyor, o yüzden kendisiyle anlaştık" diye bir açıklama yapılırsa kısır döngünün içinde kaldığımız apaçık ortaya çıkacaktır. O zaman taraftar da uğuldar, istifa da der ve bunu haklı olarak yapar.

SONUN BAŞLANGICI

Geçen sezon sıkça dile getirilen bir cümle vardı "Aykut Kocaman Aziz Yıldırım'ın önündeki zırh" diye. Şayet denildiği gibiyse Aykut Kocaman'ın ayrılışı bir devrin sonundan ziyade sonun başlangıcı olacaktır. Başarıya ulaşmak şart ve önümüzdeki sezonun Aziz Yıldırım ve yönetimi için son şans olduğu ortada. Dileğim şanslarını iyi kullanıp yerlerini daha aktif ve kendini yenilemeye daha açık bir kadroya bırakmaları.

Çünkü Fenerbahçe taraftarı şu anda içinde bulunduğu durumdan çok daha iyisini hak ediyor...
Devamını oku...

25 Mayıs 2013 Cumartesi

YETER!


Ben, Aykut Kocaman'a ve masaya getirdiği projeye inanıyorum.
Sen inanmıyor olabilirsin.

Ben, futbolculuğundan beri Aykut Kocaman hayranıyım.
Sen olmayabilirsin.

Aykut Kocaman iyi ya da kötü teknik direktör olabilir.
Gerçeği değiştirmez, sen istediğini düşünebilirsin.

Ben Aykut Kocaman'a ve masaya getirdiği projeye inanıyorum.
Peki ben kimim?

30'lu yaşlarda, evli, bir oğlu olan, hayatını sabah 8 akşam 6 mesaisini özel bir şirkete satarak kazanan sıradan bir vatandaş, tutkulu bir Fenerbahçeliyim.
Muhtemelen sen de öylesin.

Futbolcuları da, Hoca'yı da eleştirebilirsin.
Onları beğenmeyebilirsin, takımında görmek istemeyebilirsin.

Bunlar bir taraftar olarak hakkın.

Ama işte herkesin bir Fenerbahçesi var ya; ben de tam tersini isteyebilirim.
Hakkım.

Sen bardağın dolu taraflarını görmezden gelirsin.
Ben "Bardak hiç mi dolu değil" derim.

Sen "Vasatı vasat beğenir." dersin.
Ben de artık dayanamaz, haddini bilmez bu kibirli söze "Benim suçum ne?" derim.

Ortada bir kamp olduğu doğru.
Ama ben herhangi bir kampa mensup değilim.
Ben Aykut Kocaman'a ve masaya getirdiği projeye inanıyorum sadece.
Ve bu, kimseyi karşıma almamı gerektirmiyor.

Ki öyle değil mi?
Sana ya da mensup olduğun kampa "Neden eleştiriyorsunuz?" dedim mi?
Veya seninle ya da mensup olduğun kampla dalga geçtim mi?
Benim ağzımdan/kalemimden "Sen hainsin!" ya da türevi söylemlere şahit oldun mu?
Fenerbahçeliliğini sorguladım mı hiç?

Hayır.

Peki bana neden tüm bunları yapmışım gibi davranıyorsun?

Fikir yürüttüm, argüman sundum sadece, kendimce.

Kendi doğrularımı paylaştım kendime ait bir blogda.
Aykut Kocaman'a ve masaya getirdiği projeye inandığım için.

Öyle bir saçmaladın ki;
Aykut Kocaman'a inandığım ve savunduğum için hala teknik direktörümüz olduğunu sanıyor ve beni bunun için suçluyorsun. Fenerbahçe'ye zarar verdiğimi, büyük Fenerbahçe taraftarını kandırdığımı iddia ediyorsun.
Aklını tamamen yitirdin;
Aykut Kocaman'ın veya yönetimin adamı diyor, akıl almaz sözlerle yaftalıyorsun.

Ne kadar kolay.
Bedava.

Peki benden şu yukarıdaki münasebetsiz söylemlere aynı ton ve renkle yanıt aldın mı hiç?
Benden ama.
Seninle ve senin gibi düşünen birçok arkadaş ile sağlıklı/seviyeli ilişki kurmaya çalıştım.
Meramımı ifade etmeye, bildiklerimi somut bir şekilde anlatmaya çabaladım.

Katılmayabilirsin.
Ama sen kim oluyorsun da beni yaftalıyorsun?

Aykut Kocaman hakkında tek bir olumlu cümle görmeye tahammül edemeyecek hale mi geldin?

Sözün Allah kelamı mıdır ki; Aykut Kocaman oturduğu koltuğu hak etmeyen bir futbol adamı olsun.
Sözün Allah kelamı mıdır ki; ben Aykut Kocaman'a güvenmeyim ve doğrularını yazmayım?
Sözün Allah kelamı mıdır ki; Aykut Kocaman hakkında olumlu görüş bildirenler Fenerbahçe'ye zarar veriyor?

Ki beni kimse ilgilendirmiyor.
Tamamen kendimle ilgili yazıyorum bu yazıyı.
Ben; tartışmasız herkesin kişilik haklarıne ve fikirlerine saygı duydum.
Birkaç kendini bilmez ile; pişman olacağımı bile bile, o da artık kendi küçük akıllarınca benimle dalga geçtikleri için, medenice uyarmama rağmen, tartıştım sadece.
Ama Hoca'yı eleştirdikleri ya da akıllarınca onunla dalga geçtikleri için değil.
Savunduğum, inandığım şeyleri çarpıtıp, egzajere ederek benimle dalga geçmeye çalıştıkları için.

Ben herhangi bir kampa mensup değilim.
Peki sen beni neden bir kampa sürükleyip yıpratma çabası içerisindesin?
Aykut Kocaman'a ve masaya getirdiği projeye inandığım için mi?

Kime, ne söylersen söyle, umrumda değil.
Ben; yaptıklarımdan ve söylediklerimden mesulum sadece.
Varsa; bir kampın, sana ya da seninle aynı fikirde olanlara yaptıklarını bana mâl edip cevap verme.
Benim söylemediğim, benim yazmadığım repliklerle tiyatro oynama.

Futbol görüşüm.
Kendimi bildim bileli izlediğim futbol ve Fenerbahçe tarihi tecrübeleri görüşlerimin temelini oluşturuyor.

Kimse benim gibi düşünmek zorunda değil.
Hatta okumak zorunda da değil.

Ben Aykut Kocaman'ın büyük resimde başarılı olduğunu ve Fenerbahçe'nin geleceğinde adının altın harflerle yazılı olacağına inanıyorum.

Ben de televizyondan ya da tribünden izliyorum.
Ben de; sadece Fenerbahçe taraftar kartı olan sade bir Fenerbahçeliyim.
Senin gibi.

Kimsenin propaganda aleti ya da halkla ilişkiler sorumlusu değilim.
Bu konuda şüphen, yargın ya da tereddütlerin varsa onlarla yaşamaya devam et.
Çünkü ben bildiklerimi yazmaya devam edeceğim.

Ama bu sondu.
Son dikkate alışım ve son cevabım.

Ben de, Aykut Kocaman gibi, bildiğim yolda yürümeye devam edeceğim.
Yolun sonunu ise hep beraber göreceğiz.

Bu sondu.

Devamını oku...

23 Mayıs 2013 Perşembe

Üçleme | Teknik Direktör: Aykut Kocaman



Mühendis.
Devrimci.
Modernist.

Futbolda modern çağı kovalayan, doğruların peşini ne pahasına olursa olsun bırakmayan, sabır ve itina ile bir temel kuran devrimci bir teknik direktör Aykut Kocaman.
Hayalleri ve hedefleri olan, 
Koyduğu çıtaya ulaşmak için yeşil sahayı ilmek ilmek işleyen, 
Evrensel doğruları kulübüne modelleyen ve büyük bir kararlılıkla uygulayan,
Günlük başarılarla yetinmeyen,
Geleceğe bir tohum atmadan huzur bulamayan,
Gelişen, geliştiren,
Herhangi günlük bir amaca değil, kulübünün futbol geleceğine yatırım yapan,
Geçici başarılan için kısa yollar aramak yerine, kalıcı başarılar için uzun yollardan korkmayan,
Çalışkan, adil, dürüst,
Hırslı ama zehir saçan ihtirastan yoksun,
Gururlu ama dağları yarattığını sanan egodan arınmış,
Kendine güvenen ama kibirle rakibi küçümsemeyen,
Eleştiriye açık, "sözün" sahibine saygılı, medeni,
Yaptıklarını modern pazarlama yöntemleriyle değil, başarılarıyla göstermek isteyen.
Sorumlu, güvenilir, sağduyulu,
Başarılı, bilgili, düşünen, yazan, okuyan bir teknik direktör Aykut Kocaman.

Devamını oku...

Üçleme | Lider: Aykut Kocaman




Liderliği ile ilgili söylenecekler futbolculuk yıllarından başlar Aykut Kocaman'ın.
O zaman bile aykırı, bu düzenin adamı olmadığı her halinden belli olan, ağızlarda apayrı bir tad bırakan, başka, bambaşka biriydi Aykut Kocaman.
Ama biz daha çok Fenerbahçe teknik direktörlüğü döneminde şahit olduk bu vasfına.
Her hal ve şartta soğukkanlı.
İyi günde, kötü günde saygılı ve ama kararlı.
Kimi zaman konuşarak, kimi zaman susarak camiasına ve kamuoyuna mesaj ileten.
Futbolcusuna, ekibine, rakibine, medya görevlilerine ve futbolun içindeki tüm unsurlara içten bir saygıyla bakan ve değer veren.
İnandığı yolda kararlı adımlarla yürüyen ve bildiğinden şaşmayan.
Zor günde sorumluluk alan ve yükü sırtlayan.
En zor günde hiç düşünmeden ateşin içine atlayan.
Günlük düşünmeyen, ne pahasına olursa olsun doğrunun peşinden koşan.
Çalışkan, adil, sorumlu, yürekli ve disiplinli.
Suni değil doğal.
Şovmen değil özden.
Kıyıdan değil göbekten.
Takip edilen, özlenen, beklenen.
Gerçek bir lider Aykut Kocaman.

Devamını oku...

Üçleme | İnsan: Aykut Kocaman




Tarif etmek zor böyle bir insanı.
Koparıldığı bahçesine zeval gelmesin diye 16 yıl boyunca ağzını açmayan bir çiçek.
Futbolculuğunda, teknik adamlığında; evde, işte, sokakta hayran olunan bir adam.
Tokalaştığı, gözlerinin içine baktığı, iki çift kelam ettiği her insanda derin bir saygı uyandıran.
Doğruluktan şaşmayan, dürüstlükten korkmayan.
Özü sözü bir.
Gönül gözü açık.
İhtirastan arınmış.
Tevazuyu erdem bilmiş.
Baba.
Hoca.
Oğul.
Ağabey.
Dürüst, ahlaklı, terbiyeli, medeni.
Entelektüel, merhametli, romantik.
Büyük bir insan, dev bir adam.
Aykut Kocaman.

Devamını oku...

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Hayallerden hedeflere




Twitter'da sordum: "Sizce Fenerbahçe'nin hedefleri mi büyük, yoksa hayalleri mi? Veya hayal kurmadan hedeflere yürünmez mi diyorsunuz?" diye. Gelen cevapları toparlayıp bir şeyler anlatmak da 140 karakterde pek mümkün olmayacaktı, geldik bloga.

Tartışmasız bir şekilde Türkiye'de en büyük potansiyele sahip spor kulübü Fenerbahçe.
Spor kulübü olmasıyla övünüyoruz her şart altında.
Ancak bir gerçek var ki, o da futbolun değil Türkiye'de, dünyadaki en popüler spor olduğu.
Dolayısıyla da futbolda başarı her şeyin önüne geçiyor. Normal bir durum bu.

Peki bizim başarı kıstasımız ne?
Aziz Yıldırım döneminde 2009-10 sezonuna kadar şampiyon olamayan teknik direktörün ertesi sezonu (Werner Lorant istisnası dışında) geçiremediği bir kulüpte, başkanın/yönetimin lig şampiyonluğunu başarılı, geri kalan her sonucu başarısız saydığı bir anlayış demek bu.

Bu anlayışın, o zamana kadar tarihin en büyük Avrupa başarısını yaşatan Zico'yu harcadığı hâlâ hafızalarda olsa gerek. Üstelik sonrasında Aragones'le kaybedilen sezon ve 2. Daum dönemi de cabası. İki teknik adam da şampiyon olamadıkları için ertesi sezonu göremediler.

Peki istatistiklere baktığımızda takım başında 3. sezonunu bitirmek üzere olan Aykut Kocaman neler yaptı?

1 lig şampiyonluğu, 2 lig ikinciliği, 1 Türkiye kupası ve 1 Avrupa Ligi yarı finali yazdı sonuç tablosuna. Haftaya futbol şansı da takımın yanında olursa, bir Türkiye kupası daha eklenecek. Peki bundan önce şampiyonluğu kaçıran teknik direktöre kapıyı gösteren zihniyet, nasıl oldu da Aykut Kocaman'a şampiyonluk gelmese de aynısını uygulamadı?

Hemen Aykut Hoca'nın 3 Temmuz sürecindeki liderliği cevabı verilecektir. Doğru da aslına bakarsanız. Aykut Hoca, futbol şubesini tek başına sırtlayıp götürmekle uğraştı 2011-12 sezonunda. Geride bırakmak üzere olduğumuz sezonda da bunun izlerini hem kendisinin, hem de takımın taşıdığını söylemek yanlış olmaz. Çok yüksek konsantrasyonla oynanan maçların yanı sıra sahada ruh gibi gezinilen maçlar da oldu.

Peki ben olaya başka bir tarafından bakmak istiyorum. 3 bölümlü sezon değerlendirmesinde planlamayı eleştirmiş olsam dahi dikkat çekmek istediğim bir nokta var. Aykut Kocaman daha sezonun başlarında Maraton programında Şansal Büyüka'nın konuğu olmuş ve orada Avrupa Ligi için şöyle bir cümle sarfetmişti:

"Gruptan çıkarsak, ilerleyebiliriz."

Üstelik bu cümleyi sarfettiği esnada Avrupa arenasında sadece bir galibiyeti vardı.
Sorayım: Bu cümle hayal miydi, yoksa hedef miydi?
Biz taraftar olarak hayal bile etmiyorken, Aykut Hoca hedef koymuştu.

TRANSFER MESELESİ

Aykut Hoca'nın iyisiyle kötüsüyle birçok transferi oldu. Bazıları beklediğimizin üstünde katkı yaptı, bazılarından neredeyse hiç faydalanamadık, bazılarının ise performansı çok dalgalı oldu. Peki acaba biz Aykut Hoca'nın her istediği oyuncuyu transfer edebildik mi? İşin bir de bu tarafına bakalım. Yani elde HazardLewandowski ve Mangala gibi üç örnek var, Aykut Hoca'nın istediği ama bizim alamadığımız. Tercih ettikleri takımları görünce de alamamamız normal görünüyor zaten.

Eğer koyduğumuz hedeflere ulaşmak istiyorsak, yönetimin bu sefer küçük hesaplar yapmadan, Aykut Hoca kimi istiyorsa getirmesi gerekiyor. Sezon değerlendirmesinde "Yönetimin görevi, teknik ekibin ve oyuncuların rahat çalışmasını sağlamak." demiştim. Başlangıç noktasının da transfer olduğu gün gibi ortada. Doğru transfer zamanında gelirse, bununla bağlantılı olarak sezon planlaması da istenildiği gibi yapılabilecektir.





HAYALLER VE HEDEFLER

Sık sık taraftar olarak kendimize olmadık misyonlar yüklediğimiz hissine kapılıyorum. Biz bu renklere gönül verenler olarak başarıyı hayal ederiz, isteriz zaten. Hedefi koyması ve uygulaması gereken ise yönetim ve teknik ekiptir. Koyulan hedefi veya uygulamayı beğenmediği anda taraftarın da bunu protesto etme, hatta istifaya davet etme hakkı vardır. Bunu bir kenara koyalım.

Şöyle bir sıkıntı var yalnız; Biz kendi kendimize de hedefler koyar olduk. Bunda geçtiğimiz sezonki yönetim boşluğunun ve taraftarın kulübü sırtlamasının da etkisi büyük. Artık işler normale döndüğüne göre, beğensek de beğenmesek de kulüp başkan ve yönetim tarafından idare ediliyor, saha içine dair kararlar da teknik ekip tarafından alınıyor.

Taraftar olarak biz hayal edeceğiz, isteyeceğiz. yönetim bu doğrultuda hedefi koyacak, teknik ekip de uygulayacak. Gayet basit. Teknik ekibin hayal ettiği, bizim hedef koyduğumuz, yönetimin de uyguladığı herhangi bir şeyin tutma olasılığı mutlaka vardır ama ne kadar sürekliliğe sahip olacağı tartışılır. Veya yönetimin bizi istifaya davet ettiği bir dünya düşünün. İşte öyle bir şey.

İşte bu noktada en başta sorduğum soruya geliyoruz geri. Bence en güzel cevabı sevgili Ozan Cılga (@ozitr) verdi bu soruya:

"Fenerbahçe'nin en büyük sıkıntısı, hayallerinin beklenenden daha kısa bir sürede hedefleri haline dönüşmüş olmasıdır."

Buna da bir karşı argüman geldi. 2008'de CL'de çeyrek finalden sonra EL'de yarı final oynamak için 5 yıl bekledik. 5 yıl kısa bir süre değil diye. Doğru, çok uzun bir süre 5 yıl, ancak iki faktör var direkt bu konuya etki eden.

Birincisi o başarıyı yakalyan Zico'yla sözleşme yenilememiştik. Sonrasında gelenlerle de ne yaptığımız ortada. Oturmuş iskeletin üstüne eklemeler yapacağımıza iskeleti yeni baştan kurmaya çalışmıştık. Dolayısıyla tökezledik ve her darbede hedeflerden uzaklaştık. Koyulan hedefler bir hayal olmaktan öteye gidemedi.

İkincisi de 2010-11 sezonunu şampiyon bitirip, iyi bir kimya yakalamış takımımıza çok da yerinde takviyeler geliyordu. O takım Şampiyonlar ligine gönderilmedi ve dağıldı. Daha alt bütçeli, daha sıkışık bir rotasyonla biz aradan 1 sezon geçince EL'de yarı final gördük. O dağıtılan kadronun neler yapabileceğini siz düşünün.

Bu yüzden hedeflere doğru ilerlerken geçmişte yapılan yanlışlara bir daha düşmemekte fayda var. Tom Kundert'in kaleminden ESPN'in sitesinde yayınlanan ve sevgili Barış Gerçeker'in çevirdiği Benfica yazısında, herkesin futbolunu beğenerek izlediği Benfica'yı bu seviyeye taşıyan Jorge Jesus'ün neden görevde kalması gerektiği anlatılıyor.

Aykut Hoca'nın takımı ne halde alıp nereye getirdiği, elindeki bozulunca yine de bir şekilde tutmayı başardığı, sonrasında da sancılı bir sürece rağmen tekrar çıkardığı seviye ortada. Ha yanlışlar var mı? Mutlaka var, değindik hepsine zaten. Önemli olan yanlışlardan çıkarılan dersler ve bunların nasıl uygulamaya geçirildiği.

Camia olarak sınırsız hayallerimiz ama makul hedeflerimiz olsun. Hedeflere adım adım gidileceğini ve yolda kazalara uğranabileceğini de unutmayalım. En büyük potansiyele sahip camia biziz dedik, değerlendirelim.

Hayal etmek de demiştik değil mi? Herkes hayal edebilir, etmeli de. Çünkü ne demişti Alex de Souza?

"Hayal edebilirseniz, gerçekleştirebilirsiniz."

Artık yapılan hatalardan ders alalım.
Aynı hatalara bir daha düşmeyelim.

Kocaman hayallerimiz gerçeğe dönüşsün.
Devamını oku...

10 Mayıs 2013 Cuma

2012-13 Sezonu Değerlendirmesi, 3. Kısım: Transferler ve sezonun ikinci yarısı


İlk yarıyı korkunç bir şekilde bitiren takım, Aykut Hoca'nın da istifasının sonucunda ikinci yarı başlamadan tam bir kaos içerisindeydi. Önce Aykut Hoca dönmeye ikna edildi, sonra oyuncular sorumluluk alıp gerekeni yapacaklarını söylediler. Neticede o esnada ligdeki puan farkı kötü performansa rağmen 6 puandı. Türkiye kupasında gruplar yeni başlamıştı ve Avrupa liginde de son 16 maçları oynanacaktı.



Sezonun ikinci yarısına da Türkiye kupası grup maçlarıyla girildi. İki deplasman galibiyetinin üstüne lige geri dönüş yapıldı. İçeride takımın ne yaptığını bilmez bir halde oynayıp puanı güçlükle kurtardığı Elazığ maçından sonra Antep deplasmanından çıkan 3 puan ve gelen transferlerle bambaşka bir dönem, diziliş ve anlayış yerleşti takıma.

Soldaki diziliş ligin ilk yarısındaki ideal dizilişti. Sağdaki ise transferler geldikten sonraki ilk maçta kullandığımız diziliş. Artıları ve eksileri mutlaka oldu ama artıları daha ağır bastı. Yine de oturtulan düzende bazı oyuncuların alternatiflerine sahip olmamıza rağmen, bazı vazgeçilmezlerin eksikliği ciddi derecede hissedildi sezonun ilerleyen haftalarında.





TRANSFERLER

Transfer dönemi boyunca Younes Belhanda'nın geleceği haberleri dolaştı yazılı ve görsel basında. Kulübün girişimleri de oldu ama transfer olmadı. Bizim ihtiyacımız olan tek bir oyuncu muydu? Sadece ihtiyaç Belhanda ise neden 3 transfer yaptık? Bu soruların cevapları önemli, çünkü yine sezon başındaki planlama eksikliğine işaret ediyor. Belhanda transferinden vazgeçildikten sonra üç oyuncu geldi.

Emre'nin boşluğunu doldurmakta sıkıntı çekmiştik. Bu boşluğu yine Emre ile doldurduk. Üstelik kafa ve fizik olarak diri bir Emre ile. Avrupa Liginde yararlanamayacak olmamızın yanı sıra bir de Antalya deplasmanında sakatlanması ve boşluğunu bir yere kadar doldurabilmiş olmamız da tahminen sezonun elimizden kayıp gitmesindeki en önemli etkenlerden.

Ziegler de sol bek alternatifsizliğinden dolayı alındı. Maksimum 65 maç oynayabilecekken bunun 64 tanesini oynayacağız bu sezon. Dolayısıyla Hasan Ali'nin tek başına 64 maç çıkartamayacağı ortadaydı. Sadece Ziegler'in çok dalgalı olan performansından ve kanadının ön tarafında yapılan değişiklikten dolayı yer yer sol kanat savunmasında sıkıntı çektik.

Webo ise bu ligin en underrated hedef santraforlarından biriydi kesinlikle bize gelmeden önce. Fenerbahçe forması altında oynadığı maçlarda yakaladığı istatistikler de sonuca ne kadar etki ettiğinin göstergesi. Dahası Sow'la yakaladıkları Dwight Yorke-Andy Cole uyumu hücum anlamında bizim elimizi inanılmaz derecede güçlendirdi. Biri olmadığında diğerinin sahada maksimum performans verememesi de Sow-Webo ikilisinin eline hücumda ne kadar baktığımızın göstergesi oldu.

SİVAS MAĞLUBİYETİNDEN TAVAN PERFORMANSA

Kaleye gelen ilk topun gol olduğu, sonrasında panikle bastırıp eşitliği yakaladığımız, ancak yine saçma sapan bir paylaşım hatasından dolayı duran top golüyle iç sahada verdiğimiz bir maç oldu Sivas maçı. Buradan itibaren maç maç gitmeyeceğim, zira maçların analizleri blogda mevcut.

Bu mağlubiyetten itibaren çıkışa geçti takım. Ligde hakem katliamına uğradığımız Beşiktaş deplasmanı dışında Gençerbirliği deplasmanına kadar bırakın yenilgiyi, beraberlik bile görmedik. Bir yandan Avrupa Ligindeki muhteşem yürüyüş var. Sınırlı Avrupa rotasyonuna, iki seyircisiz iç saha maçına rağmen orada da yenilmeyen bir takım. Yani beklediğimiz Fenerbahçe geliyor hissini vererek, 3 kupada da olan iddiamızı sonuna kadar sürdürebileceğimiz inancını, takım bize aşıladı.

Burada dönüp bir şeyi sorgulamakta fayda var. Fenerbahçe neden 2010-11 sezonunda olduğu gibi çıkışa geçmek için Ocak-Şubat aylarını beklemek zorunda kaldı? Sezon planlaması böyle mi yapılıyor? Ligi ilk yarıda kaybettiğimiz ortadayken bunu sormak zorundayım. Tamam ilk yarı içerisinde çok olağandışı faktörler de oldu ama yine de saha içinde az da olsa doğruları yapabiliyorken, bunun sezon geneline yayılmasını her Fenerbahçeli arzu eder.

AVRUPA TAKIMI

Önceki yazıda "önlem alan takımdan önlem alınan takıma" başlığında Avrupa ile ligdeki oyun düzenini karşılaştırmış ve bazı şeylerin neden iyi işlemediğini anlatmaya çalışmıştım. Avrupa Liginde tek bir deplasman kaybetmiş olduğumuz gerçeği var. Bu kaybedilen deplasmanın ise hangi şartlar altında kaybedildiği ortada. Bunun detayına girmeden genelde Türkiye ligindeki üst düzey sayabileceğimiz takımlara karşı ikinci yarıda oynanan maçlara bakalım.

Trabzonspor-Kasımpaşa-Beşiktaş-Bursaspor diye bir fikstürü vardı takımın. Beşiktaş deplasmanında hakem tarafından biçilmemiş olsak orada da tahminen ilk yarıyı 2 veya 3 farklı önde kapayıp oyunu soğutma şansımız olacaktı. Şu dört maçta oynanan oyuna hiç kimse itiraz edemez ve etmedi de zaten. Kendi ligimizde zorluk düzeyi yüksek maçları çok iyi oynayarak Avrupa Liginde de aynı seviyedeki Bate ve Plzen'i de anormal şartlar altında da olsa eledik. Lazio ve Benfica'ya karşı oynanan iç saha maçlarına da sezon zirvesi olarak bakmak mümkün. Ligin ilk yarısıyla aradaki fark buydu zaten. Hem daha kaliteli oyun, hem de sonucu almayı başarabilmek.

Zorluk seviyesi yüksek olan maçlara ve sahaya konulan mücadeleyle doğru orantılı olarak alınan sonuçlara bakınca hem Aykut Hoca'nın, hem de teknik ekibin hakkını teslim etmek gerek. Beklentim ise bu arada yakalanan grafiğin daha uzun bir sürece yayılması ve puan kaybını böylece minimuma indirmek.

NEREDE KAYBETTİK?

İki Elazığspor maçında 4 puan verdik. Bunun yanına Kasımpaşa deplasmanı, içerideki Karabük maçının yanına Gençlerbirliği ve İBB deplasmanında kaybedilen 3 puanları ekleyin. 16 puanı biz sahada istediklerimizi uygulayamadığımız maçlarda yitirdik. Eh hakem katliamıyla 2 puanın gittiği Eskişehir ve 3 puanın gittiği Beşiktaş deplasmanlarını da ekleyin, toplamda 21 puan benim hemen aklıma gelen acı kayıp. Yani ritmi yakalayıp rüzgarı arkamıza aldığımızda zaten gelene geçene sahayı dar ettik. Benim ve tahmin ediyorum taraftarın da büyük bir bölümünün canını sıkan esas nokta hakem hataları dışında saçtığımız 16 puan olacaktır.

Bu da iki argümanı getiriyor. Ya oyuncular maç seçiyor, ya da ciddi anlamda dış etkenlerle oluşmuş olan bizi şampiyon yapmayacaklar psikolojisi var. İlk şık nispeten daha önceden alışık olduğumuz bir şey. Oyuncuların kendilerini Avrupa sahnesinde göstermek için ekstra çabalaması da bir nebze anlaşılır. İkinci şık, şayet doğruluk payı varsa olabildiğince çabuk önlem alınmasını gerektiren bir durum. Burada da görev yönetime düşüyor.

ÖZELEŞTİRİ

Camia olarak özeleştiri getirmemiz gereken bir sezonun sonuna geldik. Şu anda bütün gözlerin Pazar günkü derbiye ve sonrasındaki kupa finaline çevrildiğinin herkes farkındadır zaten. İki maçı da mutlaka kazanmalıyız, burası bir gerçek, ancak bütün sezonun olumsuzluğunu da bu iki maçı kazanmak silmemelidir.

Galatasaray'ı yenmek Şampiyonlar Ligi ön elemesini garantilemek demek. Trabzonspor'u yenmek de kupayı ikinci kez üst üste müzeye götürmek. Şu anda belki kimsenin sallamadığı Türkiye kupası olası bir kayıpta dünyanın en büyük problemiymiş gibi önümüze koyulacaktır.

Yönetim neden Aykut Hoca ve oyunculara rahat bir çalışma ortamı yaratamadığını, Aykut Hoca ve teknik ekip sezon planlamasında nelerin yanlış gittiğini, oyuncular da neden anca yumurta kapıya dayanınca sorumluluk aldıklarını sorgulamalı. Eğer bir dahaki sezon bu seneki kaosu yaşamak istemiyorsak, bunu yapmalıyız.

Bir küçük ek de rekor maç sayısıyla ilgili. Avrpada şampiyonluğa yürüyen takımlar bize oranla daha az maç oynayıp, daha çok oyuncudan faydalanmayı başararak sonuca gittiler. Bizim kadromuzun kısıtlı kalmasının sebebi de sezonun en başına dayanıyor. Maksimum sayıda maç yapacakmışız gibi hazırlanıp, ona göre kadro rotasyonu planlayıp, rotasyondaki oyuncuları da bu tempoyu kaldırabilecek şekilde hazırlamamız gerekirdi.

SONUÇ

Avrupa arenasında başarılı, ligde ise başarısız olduğumuz bir sezonu geride bıraktık. Böyle bir tabloyu 2007-08 yılında görmüştük en son. O zaman yapılan hatalar, umarım bu sezon sonunda tekrarlanmaz. Üzerine koyabileceğimiz bir temele sahipken bunu yakıp yıkmanın alemi yok. Özeleştiri istememin en büyük sebeplerinden birisi de bu zaten. Kimse mükemmel değildir ve elbet hatalar yapılacaktır. Önemli olan da yapılan hatalardan ders çıkartıp, bu hataları bir daha tekrarlamamaktır.

3 yazı genelinde de dış etkenlere olabildiğince değinmemeye çalıştım, zira esas odak noktam saha içi. Bu sezon "şampiyonluğu saha dışında kaybettik" diyecekseniz de bunda sorumlu saha içine kafa yoranlar olamaz. Eleştirinin adresi de bellidir bu durumda.

Devamını oku...

7 Mayıs 2013 Salı

2012-13 Sezonu Değerlendirmesi, 2. Kısım: Mönchengladbach zaferinden Karabük faciasına



Soldaki diagram Kasımpaşa maçının ilk 11 dizilişi. Sağdaki ise Mönchengladbach deplsasmanındaki ilk 11. İlkinde sahada ruh gibi gezen bir Fenerbahçe, diğerinde de sezonun o ana kadar tartışmasız en iyi futbolunu oynayan bir Fenerbahçe. Peki fark neydi bir ona bakalım.

Öncelikle Kasımpaşa maçının kadrosu inanılmaz statik, yaratıcılık anlamında Alex ve Stoch'un eline bakan, Sow'un stoperlerin arasında ezildiği, Alex'in de Ernst tarafından kilitlendiği bir ilk 45. Sonrasında değişiklikler, 4-4-2 denemesi ve çözülüp 5 dakikada iki gol yiyen bir takım. Bu sezon takımın ilk golü yedikten sonra gardının düşüp ikinci golü kısa bir süre sonra yediği maçlardan sadece ilkiydi bu maç. Neyse o kısma sonrasında tekrar geleceğim.

Mönchengladbach deplasmanına nasıl gidildiğini az çok herkes hatırlıyordur. Havaalanında sinirleri bozuk olduğu her halinden belli olan bir kafileydi maç öncesinden akılda kalan. Gerginlikten belki de en son yıllar önce o kadar sinirli gördüğümüz bir Aziz Yıldırım ve tam tersi bir şekilde sakinliğinden ödün vermemeye özen gösteren bir Aykut Kocaman.

İki profilin soyunma odasına nasıl yansıdığını kestirmek çok güçtü açıkçası. Maça önde basarak başladı Fenerbahçe. Golü yemesine rağmen skoru çevirdi, kora kor mücadeleye girdiğinde rakibini fiziksel olarak ezerek. Maçtan sonra Ersin Düzen'in verdiği bir istatistik vardı, paylaşalım:

Takımın koşu mesafesi toplamda 120 km iken, bu alanda lider Kuyt'ın koşu mesafesi: 12990m
Sahada yürüdüğünden yakındığımız Cristian'ın ise Fenerbahçe forması altında ilk kez 11km barajını geçtiği maç olmuş bu maç.

Doğrulatmak isteyenler için: https://twitter.com/ersinduzen/status/254539542340714497

NE DEĞİŞTİ?

Statik oyundan, hareketli oyuna çok ani bir geçiş yaptık. Ciddi bir patlama bu bahsettiğim. Bir önceki maç oyuncular sahada zorla yürürken, nasıl oldu da bu maçta üç ciğerleri varmışçasına koştular? Bunu isterseniz Alex sonrası patlamaya bağlayın, isterseniz Hoca için oynandı deyin, isterseniz de saha içinde doğruları uyguladık diye anlatın. Psikolojik faktörler ve oyuncuların "biz daha ölmedik" mesajı vermeye çabalaması da mutlaka etken olmuştur ama biz sahada nelerin doğru yapıldığını ve nelerin rakibi şaşırtıp, hazırlıksız yakaladığına ve bize sonucu getirdiğine bakalım:

Bir kere takım ilk kez bu kadar karakterine uygun oyuncularla, doğru şekilde dizildi. Saha içinde de sürekli hareketli kalındı, pres yapıldı, seken toplara hamle edildi. Her şeyden önce kazanma arzusu gösterildi. Takım statik kalmadı, hücumdayken kullandığı şekli savunmadayken değiştirip orta sahayı kalabalıklaştırdı ve bu sayede de rakibi önde karşılamayı başardı. Şimdi aşağıdaki diagramlara bakalım:



Toplu ve topsuz oyunda takım aşağı yukarı böyle şekil değiştirdi. İleride baskıyı başlatan Kuyt ve Sow olunca rakip çıkmakta zorlandı, saçma sapan toplar attılar, biz de sekenlere hamle ettiğimiz için ön alanda kaptığımız topları hep iyi değerlendirdik. 3 ve 4. golde kapılan topları ve hücumların nasıl geliştiğini az çok hatırlayacaktır herkes.

Aynı kadro ve anlayış içeride Beşiktaş'ı da sürklase etti. Milli maç arasından yığınla sakatla dönmemiz Aykut Hoca'nın elini bir hayli zayıflatınca biz çözümü aynı mantaliteyle devam etmek yerine değişik dizilişlerde aradık. Burada ilk yazıda vurguladığım Meireles'in yokluğunu hissetme durumuna vurgu yapmakta fayda var. Savunmadaki sakatlardan dolayı kurgunun değişmek zorunda kalmasını anlamakta zorluk çekmiyorum, ancak orta sahaya yapılacak bir hamleyle aynı kurgunun işlemesini sağlamak bir hayli mümkün olacaktı. Meireles'in sakatlığı sebebiyle oynamadığı maçların sonuçlarına ve kadro seçimlerine bir bakalım şimdi.

Bursaspor-Fenerbahçe: 1-1
AEL Limassol-Fenerbahçe: 0-1
Fenerbahçe-Antalyaspor: 1-3
Akhisarspor-Fenerbahçe: 1-2

TERS GİDEN NE?

Meireles'in sakatlığı sebebiyle oynayamadığı 4 maçta aldığımız sonuçlar ve oynadığımız oyunun pek Fenerbahçe standartları çerçevesinde kabul gördüğünü düşünmüyorum. Sadece bir oyuncunun eksikliği bir takımın kimyasını bu kadar darmadağın etmemeli. O zaman taraftarın sorma hakkı doğar: "Hani oyuncuya dayalı düzen kalkıyordu?" diye.

Bursa ve Limassol deplasmanlarının diagramlarını aşağıda görebilirsiniz. Tamam Limassol deplasmanı Avrupa maçı ve farklı bir anlayış kabul edilebilir. Peki bu kadar keskin değişiklikler şart mı maçtan maça? Hele ki sistem oturtmaya çalıştığımız bir dönemde? Dahası lig başındaki resmi maçlarda yine bir oyuncuyu kestiğimizde bütün takımın şekli maçtan maça değişmiş ve bunun faturasını çok feci bir şekilde ödemişken yine böyle bir işe kalkışmış olmamız biraz garip açıkçası.

Salih Uçan'ın formayı almış olmasından herkes memnundur sanıyorum şu sıralar. Ben işte tam bu anda, Meireles sakatken formayı almasını beklerdim. Çünkü eksikliği kapatıp, öncesinde işleyen sistemin devamını sağlaycaktı Salih.




Sonuç itibariyle Bursa deplasmanından, ilk 11'in 3 temel taşının yokluğunda alınan 1 puana kimse itiraz etmez. Avrupada da üst üste ikinci deplasmandan galip çıkınca çatlak sesler mutlaka kesilir. Seri yakalanabilmiş olsaydı kötü oyuna da tahammül mümkün olur, resultante importante diyebilirdik. Sakatlık-ceza derken yine iki maç üst üste aynı kadroyu çıkartamamış olmanın bedelini ise uzun bir seriyi yitirerek ödedik.

47 MAÇLIK SERİNİN SONU

İç sahada son cezalı maçımızda kontraatak takımı Antalyaspor'a kaybedip 47 maçlık yenilmezliğimizi sonlandırdık. Böyle serilerin rakiplerde oluşturduğu "rakip iç sahada kaybetmiyor" algısı var öncelikle. Bu yenilmezliğimiz kırılınca çok daha acı verici bir darbe aldık ilk yarının sonunda, ama o yazının sonunda geleceğim nokta. Antalya maçından sonra Akhisar deplasmanına gidildi ve oradaki oyun taraftarın genelinden çok büyük tepki gördü. Antalya karşısındaki puan kaybından sonra belki bir nebze anlaşılabilir takımın skoru korumak istemesi, ama öyle durumlarda da bir kontraatak seçeneğinin olması beklenir.

Özellikle Akhisar deplasmanındaki oyuncu seçimi ve dizilişin bize çok büyük ders olması gerekiyordu. O sıralar lig sonuncusu olan ve ciddi anlamda ortaya bir futbol karakteri koymakta zorlanan Akhisarspor karşısında son 30 dakika kendi yarı alanına kapanıp skoru korumaya çalışmayı kabullenmek zor. Hele ki taraftar profilinin beklentisi basan ve ısıran takım iken, galip gelip skor dahi alsanız eleştirilerden nasibinizi alırsınız. Aykut Hoca'nın ve oyuncuların yer yer çok haksız eleştirilere de maruz kaldığını düşünmeme rağmen, Akhisarspor karşısındaki futbolun eleştirilmeyecek bir tarafı yoktu.





Sezon genelinde Selçuk-Topal-Cristian üçlüsü ne zaman bir arada oyasa asla yeterince yaratıcı olunamayacağından ve rakibe baskı kurması için davetiye çıkartılacağından dem vurdum. Sezonun ikinci yarısında da bu üçlü sahada olduğunda benzer tepkiler verdim ve Aykut Hoca'yı eleştirdim. Lig sonuncusundan şu maçta son yarım saatte yenilen baskının ders olması gerekiyordu ama olmadı.

ÖNLEM ALAN TAKIMDAN ÖNLEM ALINAN TAKIMA

"Senin eleştirdiğin kadro iki maçı da galip bitirmiş?" gibi bir soruyla karşılaşmayı normal bulurum şu esnada. Kazanan takım eleştirilmez diye bir kaide yok ne yazık ki. Hatta eleştirileri iyi sonuç alırken getirmek bence en yapıcı yaklaşımlardan birisi. Peki Avrupada işleyen sistem ve diziliş sonucu getirirken, neden ligde baskıya maruz kalıp elimiz yüreğimizde maçlar seyrettik?

Avrupada önlem alan takımken, kendi ligimizde önlem alınan takım olduğumuzdan dolayı. Avrupadaki rakiplerimizin açıklarını kollayıp cezalandırmak esas stratejimiz olduğu için bekleyerek oynadığımız oyun hep sonuç verdi. Kendi ligimizde ise takım disiplinine güvenip skor üstünlüğü yakalayınca gömülmek ise aynı sonucu vermedi.

Bu da bir alternatif plan eksikliğini ortaya çıkartıyor. Sezonun daha bu bölümünde alarm veren bu eksikliği birçok kişi ne yazık ki sezonun sonuna doğru ancak dile getirdi. Neyse, o bir dahaki yazının konusu, zamanı geldiğinde geri döneriz.

İDEAL 11'E GERİ DÖNÜŞ VE OTURMAYA BAŞLAYAN TAŞLAR

İçerideki Limassol maçıyla birlikte hem seyirci geri döndü, hem de sakatlar iyileşip sahadaki yerlerini almaya başladılar. Ancak o Mönchengladbach maçındaki göz alıcı futbolu oynayamadık. Bunu sakatlıktan dönen futbolcuların kendilerini sakınmalarıyla açıklayıp geçiştirmek maalesef mümkün değil. Hatta merkez hatta sakatlıktan dönen Yobo, Mehmet Topal ve Meireles'in oturmasından sonra takımın Galatasaray maçına dek sadece formalite maçı olan Borussia Mönchengladbach maçını kaybetmiş olması ise apayrı bir istatistik. Üstelik bu maçta yukarıdaki isimlerden sadece Mehmet Topal sahadaydı.

Etkili olduğumuz diziliş Mehmet Topal'ın savunmanın önünü toparladığı, Meireles'in ileri geri çalışıp iki ceza sahası arasını parsellediği, Cristian'ın bu sayede oynadığı mesafeyi kısaltarak daha etkili olduğu hücum bölgesinde topla oynama fırsatı bulduğu bir oyundu. Biz Meireles'i Topal'ın yanına doğru çekerek ikisinin de topla oyundaki etkinliğini azalttık ve hem tempomuzdan, hem de kalitemizden kaybetmiş olduk.

İkisi arasındaki farkı görmeniz için diagramlar aşağıda:




Üçgen ters çevrilince kilit açmakta sıkıntı yaşadık. Yer yer bunu sonradan oyuna giren Sezer'in ofansif meziyetleri sayesinde aşmayı başardıysak dahi aynı etkiyi yapmadı. Yetmiyormuş gibi, 0-0'ı iyi oynayan bir takım olmamıza rağmen çok istikrarlı bir şekilde geri düşüp üstünlüğü ele almak için sarfedilen ekstra efor da cabası.

Yine de gidişatın idare eder olduğunu söylemek yanlış olmaz. Antalyaspor yenilgisinden sonra ligdeki ilk yenilgi olan Galatasaray maçına kadar takımın kaybettiği tek resmi maç, formalite maçı olup yedek kadroyla çıkılan Borussia Mönchengladbach maçıydı. Bu süreçte takım resmi maçlarda bu mağlubiyetin dışında 8 galibiyet, 2 de beraberlik aldı. Takım diğer rakiplerin takıldığı Türkiye Kupasında sorunsuz bir şekilde gruplara kalırken, Avrupa Liginde de en zorlu grup gözüyle bakılan gruptan liderliği bir maç kala garantileyerek çıktı.

Bir kez daha vurgulamakta fayda var. Avrupada önlem alan takım rakibe öyle veya böyle oyununu kabul ettirip sonuç alırken, ligde çok fazla efor sarfetmek durumunda kaldı. Bu üstünde uzunca durulması gereken bir nokta. Çünkü Avrupa'da istediğimiz şekilde yolumuza devam ederken, ligde tökezleyip, iki ileri bir geri yapmamızın temel sebebi bu.

Değinmek istediğim ayrı bir nokta var. Eskişehirspor deplasmanında bu takım oyunun üçte ikisini 10 kişi oynayıp, şahane bir karakter koydu. 11 kişiyken yapılmayan alan paylaşımı ve daraltma o maçta yapıldı. Böyle mücadeleyle, adil olmayan şartlarda alınan puanı ben puan kaybından saymam. Bunu da belirteyim.

GALATASARAY VE KARABÜK YENİLGİLERİ

Galatasaray deplasmanına yine de her şeye rağmen tam kadro çıktık. Geri düştük, dengeyi kurup eşitliği de sağladık ama maçın sonunu getiremedik. Tamam hakem maçın önüne geçti burası bir gerçek, ancak bizim oyuna müdahalelerimizin rakibin skor üstünlüğünü koruma isteğiyle forvetlerinden birini çıkartıp orta sahayı beşlemesinden sonra gelip, tamamen de etkisizleşmiş olması enteresan. Üstelik bu ilk sefer olmuyor. Süper kupa maçında da eksik kalıp kapanan rakibe karşı Krasic oyuna girmişti, bu maçta da kapanan rakibe karşı Krasic oyuna girdi. Peki biz Krasic'i kapanan rakipleri çözmesi için mi aldık? Krasic kariyeri boyunca bu amaca mı hizmet etti, yoksa tam bir kontraatak futbolcusu mu? Bu soruların cevabını okuyanlara bırakmakta fayda görüyorum.

Karabük maçı ise Antalyaspor karşılaşmasının bir üst versiyonu gibiydi. Ön alanında dört çabuk futbolcuyla kaptığı her topla ceza sahası civarında cirit atan bir rakip, buna alınamayan önlem ve bilemiyorum kaç yıl sonra ilk kez kendi sahasında 3 farklı yenik duruma düşen bir Fenerbahçe. İç sahadaki yenilmezliğimizin kırılmasının bedelini bu maç çok korkunç bir şekilde ödedik. Bunun üzerine çileden çıkan bir taraftar, istifa naraları, Alex tezahüratları ve neticede Aykut Kocaman'ın istifasıyla sonuçlanan ilk devre.

BU BÖLÜME DAİR

Teknik ekibin yanlışlarına olabildiğince değindim. 17 maçta 27 puan ne yazık ki korkunç bir tablodur. Ligin bitimine 2 hafta kala şampiyonluk 10 puan farkla verildiyse bunun nedenini aramamız gereken yer ligin ilk devresi. Es geçilmemesi gerektiğini düşündüğüm bir nokta var ki o da teknik ekibin hataları varsa, buna oyuncuların da direkt etki ettiği gerçeği. Randıman alınamayan, kendine oynayan, fedakarlık adı altında %100 değilken sahaya çıkan oyuncular da vardı, bu gerçeği göz ardı etmeyelim.

Oyuncu grubu verdikleri sözlerle Aykut Hoca'yı istifadan dönmeye ikna ettiler. Takım ikinci devrede öyle veya böyle yükselişe de geçti. Peki sorayım bu durumda: Madem hata oyunculardaydı, neden Aykut Hoca'nın patlama noktasına ulaşmasını beklediler sorumluluğu üstlenmek için?

Teknik heyetin ilk yarıdaki hamlelerini doğrularıyla ve yanlışlarıyla böylece bitirmiş olduk. Oyuncuları ayrı ayrı bu yazı dizisini sonlandırdıktan sonra istatistiklerle birlikte değerlendireceğim. Üçüncü kısımda da Aykut Hoca'nın dönüşünden sezon sonuna kadar geldiğimiz noktayı ele alacağım.

SONUÇ

Buraya kadar olan bölüme baktığımızda aslında ligin nerede kaybedildiği anlaşılıyor. Olabildiğince saha içine sadık kalarak sıkıntıların nerede olduğunu işaret etmeye çalıştım. Sezonu böyle planlamış olduğumuzu düşünmek dahi istemiyorum, çünkü ilk yarıyı böylesine çöpe atıp, yine ikinci yarıda atağa kalkma düşüncesine sahipsek, sezon geneline de saha içinde yapmaya çalıştığımız yansıyor demektir. Geri düş, yetişmek için de ekstra efor sarfet. Böyle durumlarda kazanacağımızın garantisi yok. Bazen 90 dakikada geri düşüp maçı çevirebilirsiniz ama 34 maçlık lig maratonunda çok fazla geri düşme lüksüne kimse sahip değil.

Devamını oku...

6 Mayıs 2013 Pazartesi

2012-13 Sezonu Değerlendirmesi, 1. Kısım: Sezon öncesi, transferler ve Şampiyonlar Ligi Ön elemeleri


         
   
Evet sezonun bitimine 2 maç var, Türkiye kupası da henüz sonuçlanmadı. Bu takım daha 2-3 hafta önce 3 kupa alma şansına sahipken şimdi kupasız da bitirebilir. Bu değerlendirmeyi yazmaya bugün başlama sebebim de sezonun geri kalanında oynanan oyunun genel fikrime etki etmeyecek olması.

Sezona hiç iyi başlayamadığımız konusunda sanıyorum herkes hemfikirdir. Mümkün olduğunca yorum katmadan, olabildiğince saha içine sadık kalarak bu değerlendirmeyi yapmaya çalışacağım. Yazı dizisinin bu kısmı ruhunuzu ciddi şekilde karartabilir, çünkü hiç iyi başlamadık sezona. Yazı sonunda getireceğim eleştirilerin de mutlaka söylenmesi gereken şeyler olduğunu düşünüyorum. Hatalarımız olduysa bunları bilip, dikkatli bir şekilde üstünden geçip, aynı hataları tekrarlamamamız gerekiyor. Buyrun, hep birlikte bakalım sezona.



HAZIRLIK DÖNEMİ

Fenerbahçe'nin kronik problemi olan transferin hazırlık kampına yetişmemesi sorununun önüne geçilecek gibi görünen transferlerle başlandı sezona.

Kariyeri ortada olan Dirk Kuyt ve genç Salih Uçan alındı daha transfer sezonunun başında. Üstüne de Hasan Ali Kaldırım ve Mehmet Topal eklendi. Bu oyunculardan üçünün direkt olarak ilk 11 transferi olduğunun altını çizelim ve Salih'in de sezon ortasında formayı aldığını ekleyerek devam edelim.

Tabii ki transferin burada bitmeyeceği ortadaydı. Hele ki Emre'nin gidişi ve Dia'nın satılışı ve Bilica'nın sözleşmesinin yenilenmemesiyle üç mevkiide alternatiflere veya direkt ilk 11'e monte edilebilecek oyunculara ihtiyacımız olduğu gerçeği varken.

Üstüne Egemen'in alınmasıyla tekrar kadrodaki stoper sayısı üçe çıktı. Yobo'nun da bonservisinin alınması için görüşmeler devam ediyordu zaten o sırada. Hazırlık maçları oynanmaya başladı bu esnada ve takım her maçı berabere bitirdi.

Burada bir küçük eleştiri getirmekte fayda var. Rakiplerin ciddi rakipler olarak seçilmesi fikrine saygı duymakla birlikte, araya sadece kazanma alışkanlığını edinmek adına daha zayıf takımların da eklenmesi taraftarıyım.

Üç hazırlık maçı oynadık, dördüncüsü de yoğun yağıştan dolayı iptal edildi. MTK, Newcastle United ve Dinamo Tiflis'ten sadece Newcastle'ın bizim ayarımızda olduğunu söyleyenler çıkacaktır. Benim zayıf takımdan kastım böyle daha alt kademe takımlar. Böyle yürüyerek 5-10 tane atıp, strese girmeden rahatlıkla yenilecek rakipler. Dediğim gibi, esas amaç kazanma alışkanlığı edinmek. Buna yazının sonuna doğru tekrar geleceğim.

RESMİ MAÇLAR

İlk resmi maçımızda Şampiyonlar Ligi 3. ön eleme turunda, içeride Vaslui karşısına çıktık. Ne oynanılan oyun, ne de alınan skor taraftarı tatmin etti. Aykut Hoca'nın oyuncu tercihleri sertçe eleştirildi. Genel kanı Emre'nin eksikliğinin hissedildiği ve ön alanın zayıf kaldığı düşüncesiydi. İki maçtaki oyuncu ve diziliş tercihlerini aşağıdaki diagramlarda görebilirsiniz.
     
                           


İlk diagramda sol içteki boşluğu özellikle abarttım, ancak maçı izleyenler hatırlayacaktır. Korkunç bir şekilde boştu o bölge ve sürekli rakip o boşluktan yararlanarak bizi bozmuştu. Son dakikada gelen beraberlikle en azından ikinci maç için umutların nispeten taze tutulduğunu da not düşelim.

İkinci maçta daha kompakt kalan takım, bu sefer ilk maçtaki gibi orta sahayı rakibe teslim etmediyse de sezonun kronik hastalıklarından birisi olacak olan arka direk gollerinden ilkini yedi. Volkan çalınan ucuz penaltıyı kurtarınca rakibin rüzgarı kesildi, biz de tecrübemizle maçı kopartıp play-off turuna kalmayı başardık.

TRANSFER

İlk Vaslui maçında beraberliğin hemen ertesinde Yobo ve Krasic transferleri açıklandı. Yobo zaten tamamlanması beklenen bir transferdi ama Krasic açıkçası biraz sürpriz oldu. Yine de Aykut Hoca'nın zamanında kendisini çok istemiş olması ve Dia'nın satılmış olmasıyla kadro derinliğinde oluşacak boşluğu kapatması açısından bakıldığında, o zaman için mantıklı sayılabilecek bir hamleydi.

Peki bu transferler diyelim ki önceden yapılmış olsa ve Vaslui karşısında oynayabilselerdi çok bir şey değişir miydi? Hayır değişmezdi. Çünkü esas sorunu yaşadığımız bölgenin adamları değildi ikisi de ve biz o bölgedeki eksikliğimizin acısını uzunca bir süre hissettik sezon boyunca.

SÜPER KUPA, LİG VE ŞAMPİYONLAR LİGİ PLAY-OFF

Süper kupa maçının kadrosunda Alex yok denince bir kaos yaşandı daha baştan. Sahadaki kadronun da o sızan muhtemel kadro ile ilgisi yoktu. İyi futbol yine gelmedi, Aykut Hoca'nın bu sefer oyuncu tercihleri değil, oyuncu değişiklikleri tartışıldı ve üstüne de şahane(!) bir Cüneyt Çakır yönetimi eklenince maç kaybedildi. Detayını merak edenler için ilk 11, maç kadrosunda bulunmayan Gökhan Gönül'ün yerine Orhan Şam değişikliği dışında 2. Vaslui maçıyla aynıydı.

Ligde de sezonu İzmir'de oynanan Elazığ deplasmanında açtık. Aykut Hoca bu sefer 4-2-3-1'i tercih etti. Göbekte Selçuk-Mehmet Topal ikilisinin önünde Stoch-Alex-Kuyt ve Sow dörtlüsü vardı. Rakibin 10 kişi kalmasına ve şiddetli ama pek organize olduğu söylenemeyecek bir baskı kurmamıza rağmen galibiyeti getirecek golü bulamayıp sahadan beraberlikle ayrıldık.

SPARTAK MOSKOVA EŞLEŞMESİ

Maçlardan çok Alex'in oynamaması konuşuldu zaten. Bir kere neyin ters gittiğini önceki cümle işaret ediyor. Kendi iç kaosumuzda alev alıp, iki maçta da zaman zaman parlasak da bu turu geçmeye yetmedi. Tahminen herkesin aklında ikinci maçın son yarım saatinde kurulan korkunç baskı kaldı oyun olarak. İki maçtaki oyuncu ve diziliş tercihlerini de aşağıdaki diagramlarda görebilirsiniz:

      


İkinci maçta Krasic'in erken sakatlandığını ve Stoch'u oyuna almak durumunda kaldığımızı belirtelim ilk başta. Eşleşmenin ilk maçında yerleşme problemi yaşadığımızı ve yaratıcı oyuncu sıkıntısı çektiğimizi vurgulamakta fayda var. O da kolay değil. 5. resmi maçımızda 3. farklı dizilişimizdi bu ve oyuncular saha içerisinde bazen ne yaptıklarını bilmez halde gözüktüler. İkinci maçtaki diziliş en azından arada ligdeki Antep maçında test edilip öyle uygulamaya konuldu. Yine de sarfedilen efor, ortaya konulan mücadele ve takımın yakaladığı koşu istatistikleri olağanın üzerindeydi. Bir şeylerin değişmeye başlayacağının göstergesiydi denilebilir bu eşleşme için, ancak istenilen sonucun alınamayıp, Şampiyonlar Ligi'nin dışında kalınmış olunmasının maddi ve manevi olarak hem kulübü, hem de taraftarı yaralamış olduğu gerçeği var. Sonrasında yaşanan sıkıntılar da cabası.

LİGE DÖNÜŞ VE RAUL MEIRELES TRANSFERİ

Spartak Moskova'ya elenip lige döndüğümüzde ligde liderdik! Bu sezon boyunca ilk ve son kez liderlik koltuğundaydık. Dış sahada Sivas karşısında alınan golsüz beraberliğin ardından Chelsea'den Raul Meireles'i kadromuza kattık. En geç gelen, ancak gelir gelmez olumlu katkı yapan nadir oyunculardan olduğunu söylemek gerek. Sezon boyunca ne zaman sakatlansa veya cezalı olsa yokluğunu hissettiğimiz oyunculardan ve dönüşen sistemin kilit taşlarından birisi oldu.

Son dakika golüyle kazanılan Mersin İdmanyurdu maçından sonra yine içeride alınan golsüz Trabzon beraberliğiyle de 10 resmi maçı devirmiş olduk. İlk 10 resmi maç sonundaki istatistiklerimiz ise şöyle oluştu:

Süper Kupada: 1 maç, 1 mağlubiyet, atılan gol: 2 yenilen gol: 3
Ligde 5 maç: 2 galibiyet, 3 beraberlik, atılan gol: 6 yenilen gol: 1
Avrupa'da: 4 maç: 1 galibiyet, 2 beraberlik, 1 mağlubiyet, atılan gol: 7 yenilen gol: 5
Toplamda: 10 maç: 3 galibiyet, 5 beraberlik, 2 mağlubiyet, atılan gol: 15 yenilen gol: 9

Bu tabloya bakılınca o aralar ne kadar sıkıntılı olduğumuzu hatırlamamak mümkün değil. Daha kötüsü ise henüz gelmemişti.

KASIMPAŞA MAĞLUBİYETİ VE ALEX KRİZİ

Futbol adına ortaya hiçbir şey koymadığımız bir 90 dakika. Hatta bu sezon boyunca oynadığımız en utanç verici üç 90 dakikadan birisi demek yanlış olmaz. Hemen sonrasında Alex krizi patlak verdi, kadro dışı derken sözleşmesini feshedip kulüpten ayrıldı kaptan.

Ayrılışında o haklı, bu haksız kısmına girmeyeceğim. Herkes yeterince fikir belirtti bu konuda ve inanılmaz bir kirlilik oluştu zaten. Ben bunun saha içindeki etkisine bakacağım. Alex'in takımın oyun merkezi olduğu gerçeği vardı ve gidişi 8 yıllık bir alışkanlığın bir anda bırakılması demekti. Bunun ne kadar zor olduğunu benim açıklamaya çalışmama gerek yok. 8 yıldır her hafta düzenli yaptığınız bir şeyin hayatınızda birden olmadığını düşünün. İşte o derece büyük bir kayıp bu. Daha fazla detaya girmeyeceğim.

Sonrasında takımın gösterdiği reaksiyona ve ilk yarının sonuna kadar olan kısma yazının ikinci kısmında yer vereceğim.

BU BÖLÜME DAİR

Sezon açılış tarihimiz normal denilebilir. İlk resmi maçtan bir ay önce açtık sezonu, ki bu hemen hemen Avrupa'da her takımın yaptığı bir şey. İlk resmi maça kadar sadece üç maç oynamış olmamız, üstelik bunların üçünde de berabere kalmış olduğumuz gerçeği var. Yani daha hazırlık maçlarından kazanma alışkanlığı edinememiş bir takım. Bir veya iki zayıf rakiple oynayıp oyunculara özgüven depolama konusuna bundan dolayı değindim. İlk resmi maçta, hem de iç sahada, beraberliği 90. dakikada kurtarmak hiç hoş bir başlangıç şekli değil kesinlikle.

Sonrasında ilk beş maçta üç farklı dizilişten bahsettik. Altıncı maçta da dördüncü farklı diziliş uygulandı. Yani hazırlık döneminde yapmamız gereken denemeleri Şampiyonlar ligi ön elemelerinde yapıyormuş gibi olduk bir nevi.

CL'ye direkt katılım şansımızı kaybettiğimiz için sezonu yine erken açacağız. Bu sefer hazırlık maçlarının sayısını artırmakta mutlaka fayda var. Maç oynama alışkanlığı kazanan oyuncular en azından daha kompakt kalıp, istenileni çok daha iyi uygulayacaktır bu çok net.

Bir diğer konu da transfer. Zamanında bitmemesini geçtim, arada yapılan çok talihsiz açıklamalar oldu sezon başında. "Fenerbahçe istediğini alır" gibi bir açıklama yapıldı mesela. Yobo ve Krasic transferlerinin açıklanışında da zamanlama hatası yapıldı. 3. ön elemede ilk maçı berabere bitirdikten hemen sonra iki transfer açıklanmasından sonra taraftardan "Kötü sonucu bize transferle unutturacaklar" serzenişi geldi. Dahası, ilk ön eleme ve öncesindeki maçlar orta sahanın merkezindeki sıkıntıları net bir şekilde ortaya koyarken bizim o bölgeye transferimiz Şampiyonlar ligine veda ettikten sonra gerçekleşti. Yani yine elenmeyi transferle telafi ediyormuş durumuna düşüldü.

SONUÇ

Sezona girişimizin, yaşanan krize rağmen daha iyi bir planlamayla önüne geçilebileceği ortada. Transfer konusu yönetimin, maç programı ve saha içine dair konular da teknik ekibin eğilmesi gereken noktalar. Geçen sezon çok daha büyük sıkıntılarla uğraşan takımın, tek kulvarda mücadele etmiş olsa da 10 maçta sadece bir kez yenilmiş olduğu gerçeği var.
Devamını oku...

4 Mayıs 2013 Cumartesi

"Mazeretim yok, Kocaman'ım ben"


Maç bitti.
NTVSpor mikrofonlarına Aykut Kocaman geldi.
Genel bir değerlendirme sonrası sorulan "Eksikler Fenerbahçe'yi etkiledi mi?" minvalindeki soruya,
Direkt ve kesin olarak "Hayır!" dedi.

Tarihimizde ilk kez çıktığımız yarı final turunda;

İlk maç Caner cezalıydı.
Meireles 60. dakika sakatlandı.
2 top direkten döndü, 1 penaltı kaçtı.
Topal ve Webo ikinci maçta cezalıydı.
İkinci maça 3 as eksiğiyle çıktı.
Bu sefer maçta 2 sakatlık daha verdi.
Turdaki 6 oyuncu değişikliğinden 3'ünü sakatlıklar nedeniyle yaptı.

İlk maç çok iyi ve doğru oynayıp farkı kaçırarak,
İkinci maç ise maalesef rakibe boyun eğerek elendi Fenerbahçe.

Ama Aykut Kocaman tek bir mazaret göstermedi.
Sığınmadı.
Kaçmadı.

2. goldeki hataya vurgu yaptı.
O golü yememeliydik dedi.

Örnek olsun.
Ve önder olsun Türk futboluna.
Ders olsun.

Devamını oku...

Bardak Muhasebesi

Kronik veya genetik bir hastalık mıdır bilinmez; ama milletimiz için birşey ya iyidir ya kötü. Ortası olmaz ca'nım memleketimin.

Öve öve bitiremez, eksikleri görmez.
Yere yere bitiremez, artıları görmez.

Mütemadiyen peşin hüküm ve önyargıları geçer aklının direksiyonuna.

Gelin biz bir muhasebe yapalım sezon finali yaklaşırken, bardak muhasebesi.






Bardağın boş tarafı ile başlayalım:
  1. İki senedir şampiyon olamıyoruz.
  2. İki senedir Galatasaray şampiyon oluyor.
  3. 1959'dan bu yana sayılan şampiyonluklarda Galatasaray 19'a 18 önümüze geçiyor.
  4. Galatasaray Şampiyonlar Ligi'ne direkt katılarak ciddi gelir elde ediyor ve kadrosu her geçen gün güçleniyor. [Ödenmeyen vergiler ve borsa vurgunu asıl gelir kalemi olsa da.]
  5. Geçen yıl Süper Final'i saymazsak, iki senede yediğimiz puan farkı şu an için 16.
  6. Taraftarın -oranını bilemediğim- bir kısmında Başkan ve Hoca'ya karşı güvensizlik var.
  7. Takımın ana iskeletinde bazı mevkilerde kalite problemi var.
  8. Oyun akışkanlığı ve hücum varyetelerinde arzuladığımız seviyede değiliz.
  9. Takım içinde ciddi maliyetleri olan ancak yararlanamadığımız oyuncular var.
  10. Başkan'ın hukuki süreci devam ediyor.
  11. Metris'ten zor şartlarda kurulan yönetim, kuvvet ve kamuoyu algı yönetimi konularında zaafiyet gösteriyor.
  12. Zalim mağduru oynayıp atını koştururken, mazlum ve haklı olan sessiz kalıyor. Ve bu sessizlik zalimin ekmeğine yağ sürüyor.


Bir de dolu tarafına bakalım şu bardağın:
  1. İkincilik Fenerbahçe için başarı değil, ancak şampiyonluğa oynama geleneğimiz tüm şartlarda devam ediyor.
  2. Avrupa'da 2008'de yükselttiğimiz çıtayı bir tık ileri götürdük ve 5 yıl sonra bu sefer yarı final gördük.
  3. Bu yarı final, Avrupa'da birilerinin lekelediği ismimizi, layık olduğu mertebeye yeniden yükseltti.
  4. Geçen yıl birilerinin gasp ettiği Avrupa puanımız, bu yıl aldığımız rekor puanla kendine geldi.
  5. En çok sponsorluklar ve futbolcu transferlerinde işimize yarayacak derecede raputasyonumuz arttı.
  6. 3 kulvarda büyük bir direnç gösterdik. Ve bu anlamda gelecek yıllar için ciddi bir testten geçmiş olduk.
  7. Rekor sayıda maç yaptık. Ve adeta maçlarla rehabilite olduk.
  8. Arzu ettiğimiz oyun akışkanlığını henüz yakalamasak da, kolektif ve kompakt futbol, koşan takım, dinamizm, takım oyunu, taktik disiplin gibi Alman/Yugoslav ekolünü bir Türk Hoca ile kazandık.
  9. Kazandığımız bu kolektif ve kompakt anlayış, gelecek sene yapılacak yetenek ve kalite rütuşlarıyla kombine ve akışkan olacak.
  10. 19 yaşında bir Salih kazandık.
  11. Bence en önemli madde: Neden ve nasıl gittiği bir kenara, Fenerbahçe'nin 8 yıl boyunca merkezi olmuş, skor ve oyun kurma yükünü adeta tek başına sırtlamış, olmadığı maçlarda daima puan kaybı yaşadığımız Alex'in ayrılığından sonra; herkes Hagi ve Hakan Şükür sonrası Galatasaray sendromunu yaşayacağımızı düşünürken, Avrupa'da tarihimizin en büyük başarısını yakaladık. Bu, Alex gitti yarı final geldi manası çıkarmasın. Tam tersine; sezon ortası 8 yıllık merkezin eksikliğine rağmen, muhteşem bir veda ile ayrılsa dahi yaşayacak olduğumuz saha içi geçiş sürecine bir yarı final sıkıştırdık.
  12. Bir oyuncuya bağlı olmaktan kurtulduk. Konu Alex değil. Takım neredeyse hiçbir ceza ve sakatlıktan etkilenmedi. Ya da etkilenme düzeyi asgariydi.
  13. Kazandığımız kolektif futbol anlayışını açmak gerekirse; takımın ana pas bağlantısı diagramlarına en az 8 futbolcu sokar olduk. 9 ve 10'u da gördük. Bu, topun tüm takıma homojen ve eşit paylaşıldığını ifade ediyor. Ve tarifsiz bir kazanç.
  14. Bir Alman yapsa avuçlarımız patlayana kadar alkışlayacağımız "Koşan takım" felsefesi, Aykut Kocaman başarınca eleştirilir hatta alay edilir oldu. Oysa Şampiyonlar Ligi finalinde Almanların olması tesadüf değildi. Kalite dinamizm ile birleşti.
  15. Maç başı ortalama 90 km. mesafe alan bir takımdan, 110 km. ortalamalara geldik. Dediğim gibi, bir Alman başarsa heykelini dikerdik.
  16. İskeletimiz hala kuvvetli. Kötü bir yıl geçirse de Volkan, Gökhan, Kuyt, Sow, Salih, Meireles, Emre, Topal, Webo, Caner gibi bir iskelete sahibiz. Bu iskeleti destekleyen Cristian, Yobo, Egemen, Hasan Ali, Topuz gibi futbolcular performanslarını artırdığında ve ana iskelete 3-4 "kalite" şırınga edildiğinde yukarıdaki maddelerde saydığımız kolektif, kompakt ve dinamik kazanımlar meyvesini seyir zevki açısından da verecek.
  17. Geciken transferler ve kötü sezon başlangıcı açısından örnek bir sezondu. Bu musibet, eminim bin nasihattan kıymetli olacaktır Fenerbahçe için. Ve gelecek yıl bomba gibi başlayacağımıza eminim.
  18. Kulüp kurumsal yapılanma yolunda önemli adımlar attı. Özgeçmişi oldukça kuvvetli bir CEO ve altında ciddi bir ekip geldi. Şu an yürürlüğe girmemiş olsa da, önemli pazarlama çalışmaları arka planda hazırlanıyor.
  19. Kulübün öncelikli hedeflerinden biri gelir kalemlerini artırarak kalıcı başarılara zemin hazırlamak. Bu konuda çok ciddi çalışmalar yapılıyor ve umarım yeni sezon öncesi birçoğunu görmüş olacağız.


Ana hatlarıyla bardağın boş ve dolu taraflarında gördüklerim yukarıda.
Mükemmel değiliz.
Ama yerlerde de sürünmüyoruz.
Uzun vade hedeflerimiz doğrultusunda, doğru yolda ilerliyoruz.
Eksiklerimiz var, biliyoruz.
Ama 2008 zirvesindeki hataya düşmeden, 2013 zirvesi üzerinden yeni bir devir inşa etmek zorundayız.

Bu bir proje.
Ve engellenmezse, Fenerbahçe'yi hak ettiği yere, bir daha inmemecesine çıkartacak.

İnşallah, maşallah, amin.
Devamını oku...