Argüman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Argüman etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

2 Haziran 2015 Salı

Aziz Yıldırım'ın söyledikleri ve söylemedikleri



Aşağıdaki alıntılar resmi sitedeki kongre konuşması metinlerinden.


1. Gün: (http://www.fenerbahce.org/detay.asp?ContentID=45161)

Aziz Yıldırım, "Mahkeme bittiği gün başkanlığı bırakacağım" sözlerini yineledi ve "Artık bu kurumların bir karar vermesi lazım bu şike davasından çıktı, başka yerlere gitti. Ya bizi temizleyecek, ya da cezalandıracaklar. Bunun sonu Fenerbahçe için önemli. Yeni gelecek arkadaşlar olarak biz de onları destekleriz" dedi. 
Benden sonra burada böyle çapulcular olacaksa yandık. Onun için Ali Koç'a rica ettim. Bıraktığım gün aday olacak, söz verdi. Onun için çapulculara burada yer yok" diye konuştu.


Burada, bir dahaki kongrenin de kararını almış gibi bir çalışma yapıldı. Buna da saygı gösteriyorum çünkü bunu kendim de istiyordum. Yalnız bu kongreden bizim mahkemenin bitimiyle beraber başlayacak süreçte yeni adayların iyi hazırlanması, kulübün şartlarını iyi görmeleri ve ona göre de yönetimler ve çalışma arkadaşlarını iyi seçmelidir. Fenerbahçe’nin içerisinde çok değerli insanlar vardır. Bu insanlar kulübe getirilmeli ve kulüpte beraber çalışmaları gerekir. Benim sistemim ve benim düşüncem, benim yapım ayrıdır. Ben bu sistemlerin içinde hareket edemem. Ben 24 saatini bu kulübe adayan insanım. 24 saat bu kulüp için çalıştım ama gelecek olan insanlar 24 saatlerini buraya veremezler. Vermeyeceklerdir çünkü onların böyle bir zamanı ve vakti olmayacaktır. Onun için bu arkadaşlara şimdiden önerim bu çalışmalara başlasınlar.
Ben mahkeme bitip temizlendiğim günün akşamı kongre kararı alacağım bunu herkes bilsin. Ama Fenerbahçe’nin de iyiliği için her zaman burada olacağım onu da bilsinler. Yani öyle bıraktı gitti yok, bu kadar açık ve net söylüyorum. Herkes de ona göre tavrını alsın.

Konuşmaları canlı izledim. Metinleri de, özellikle resmi siteden, birkaç kez okudum. Neyi kurcalıyorsun diyeceksiniz. Net bir cevap vereceğim, samimiyeti sorguluyorum. Bu benim suçum değil.

Aziz Yıldırım ne/ler söyledi?

1) Mahkeme süreci sonunda kongre kararı alıyor ve bırakıyorum.
2) Ali Koç'tan rica ettim, mahkeme süreci sonunda başkanlığa aday olacak.
3) Yeni gelecekler (Ali Koç?) iyi hazırlanmalı, çalışma arkadaşlarını iyi seçmeli.
4) Yeni gelecekler (Ali Koç?) benim gibi 24 saatini veremez, vakitleri olmaz, bu yüzden çalışmalara başlasınlar.
5) Mahkeme süreci sonunda bırakacağım ama yine buradayım, herkes ona göre tavrını alsın.

Aziz Yıldırım ne/ler söylemedi?

1) Mahkeme süreci sonunda kongre kararı alacağım ve bir daha kesinlikle aday olmayacağım.
2) Benden sonra görev alacaklara, eğer isterlerse, dışarıdan elimden gelen desteği vereceğim.

Ve kuşkularım

Söyledikleri ve söylemediklerine baktığımda; Ali Koç'un açıklamalarını teyit eden şeyler söylemiş olsa da, satır aralarında başka birinin başkanlık ile anılmasından rahatsız olduğunu hissettim. Bu belki 17 yılın alışkanlığıdır. Ama umarım "Bu kongre de geçsin hele, 1-1,5 seneye kim öle kim kala" değildir. Ve dilerim kongre ve taraftarın Ali Koç'a olan sempatisi ortamı yumuşatmak için siper alınmamıştır.

Bunları yazdığım için bana kızanlar olacak. Ama yazmak, söylemek, not düşmek şart. Fenerbahçe başkanlık makamının itibarı önemli. İnanılır ve güvenilir kalması değerli. Ve zaten Aziz Yıldırım'ın da buna ihtiyacı yok. Kuşkularımın kuruntu olması da kuvvetle muhtemel. Ama tahrip edici olsa da, gerçekleri aramak ve kucaklamak zorundayız.

"Koyun can, kasap et" demesin kimse. Tüm bu yazdıklarım, Fenerbahçe'nin aklanma süreci dahil, önümüzdeki 1-1,5 yılın ve hatta sonraki yılların huzur ve performans grafiğini doğrudan etkileyecek şeyler. Yani derdim Fenerbahçe.

Önce Fenerbahçe ve Başkanı'nın aklanması ve sonra Fenerbahçe'ye 17 yılda yaptığı hizmetler için onurlandırılarak yeni bir dönem için bayrağı devretmesi dileğiyle. Ki sanırım Aziz Yıldırım da aynı dilekte.
Devamını oku...

31 Mayıs 2015 Pazar

Başka bir Fenerbahçe tarifi

Aziz Yıldırım karşısında yükselen sesler birkaç yıldır logaritmik olarak artarken, şampiyonluğun resmen kaybedilmesi ve yaklaşan kongre ile birlikte birçok fikir, argüman ve slogan vitrine çıkmaya başladı. #Adayolma ve #BaskabirFenerbahcemumkun bunlardan ikisi.

İki akımın da (doğru tabir ettiysem) bildirilerini ve yansımalarını okudum. Ve #BaskabirFenerbahcemumkun mottosunu #Adayolma çağrısından daha samimi ve üzerinden gidilebilir gördüğüm için onu yorumlayacağım.

"Baska bir Fenerbahçe mümkün!" akımını; sloganı, içeriği ve altındaki imzalar üzerinden manipüle edenler gördüm. Daha çok imzalara takılmış insanlar, hatta imza atanlar bile "İmzalara değil, içeriğe bakın" çağrısı yapmışlar. Ben imzalara takılanlara da, yukarıdaki açıklamayı yapan imza sahiplerine de bu anlamda katılmıyorum.

İçlerinde ciğerini bildiğim ilkokul arkadaşımdan, eski/yeni dostlarıma kadar birçok değerli insanın olduğu, tamamı özgür düşünen, hiçbir kişi ve grup ile organik/inorganik bağı olmayan bu damardan Fenerbahçeliler'in "İmza değil, içeriğe bakın" çağrısı biraz "Sen ona bakma ya" kokuyor. Değilse zaten ve elbette içeriğe bakılmalı. Ama altında imza olduğunda Twitter search yapılacağı öngörüldüğünde "İmzamla da, fikrimle de buradayım" demek bence daha doğru. Ki sanırım insanlar bazı imza sahiplerinin Aziz Yıldırım'a hakaretlerinden dem vuruyorlar. "Sen ona bakma ya" kokusu ise -dışarıdan- imza sahiplerinin birbirlerine kefil olamadığı algısı yaratıyor. Ki ben öyle olmadığına eminim. Küçük bir iletişim hatası diyelim.

Evet, dediğim gibi, ben imzalara takılmadım. Çünkü içlerinde Fenerbahçeliliğinden ve Fenerbahçe için feda edebileceklerinden şüphe duyduğum kimse yok. Hepsi hepsi farklı düşüncelerimiz vardır, ki bu zenginliğin ta kendisidir, kucaklarım.

Ben içerikle akımın iletişimine takıldım. Açayım. Bildiride yanlış olan birşey yok. Dile getiren/getirmeyen herkesin katıldığı Aziz Yıldırım'ın son dönem yanlışları üzerinden, *işte bu* yanlışların olmadığı bir Fenerbahçe mümkün mesajı veriliyor. Burada hiçbir sorun yok. Ama sanırım benim hem bu akım/slogan/mottodan hem de yazarlarından beklentim fazla olacak ki, hayallerimizdeki Fenerbahçe'nin kötü örnekler üzerinden tarif edilmesine takıldım. Bu minvalde; Aziz Yıldırım ve Fenerbahçe'yi yönetenlerin *yanlışlarını* -hele ki kongre öncesinde- net bir şekilde sebep ve sonuçlarıyla, yanlış sahiplerinin de *okuyabileceği* bir üslup ve rasyonel akılla sıralamak ve ama başka bir Fenerbahçe'yi, hayallerimizdeki Fenerbahçe'yi bu kötü örnekler yerine, düşlerimiz, futbol çağının getirdikleri ve gerektirdikleri üzerinden tarif etmek daha fazla katma değer yaratır fikrindeyim.

Örneğin; uzun zamandır sıkça tekrar ettiğim, Fenerbahçe neslinin kaybettiğini düşündüğüm bir mottom var: "Fenerbahçe neşe verir, can katar, iyi gelir"
Önüne, arkasına, yanına birşey koymadan Fenerbahçe bu, 80'ler ile 2000'li yılları, torunlar ile dedeleri birleştiren birşey bu. Aramamız gereken şey, üst başlık, tutkumuzun can damarı bu. Neşe vermeli Fenerbahçe, yeniden yüzleri güldürmeli. Can katmalı Fenerbahçe, yeniden yaşam sebeplerinden biri olmalı. İyi gelmeli Fenerbahçe, mutluluk ve umut vermeli. Bu Fenerbahçe'nin *kurumsal kimliği*.

Aslında herşey, tüm bu üst başlıkların altında gizli. A'dan Z'ye Fenerbahçe armasının olduğu her ses ve görüntünün iletişimi değişmeli. İletişim denince aklınıza televizyon, radyo, sosyal medya ve saire gelmesin. Onlar iletişim araçları. Bizim yangının ortasında kurtarılacak ilk değerimiz iletişim politikamız. Uzun yıllardır sahip olmadığımız ve bizi *kurumsal kimliğimizden* uzaklaştıran atardamar.

Başka bir Fenerbahçe mümkün evet. Bu değerli mottoya sonuna kadar destek veriyorum. Ancak nacizhane görüşlerimi de paylaşmak istedim. Bunca değerli ve yaratıcı akıl, eminim taşın altına elini koyup, herkesin bildiği yanlışları derlemek yerine, bugünün ve yarının Fenerbahçe iktidarlarına *maden* taşıyacaktır.

Fenerbahçe için çakıl taşı taşıyan kim varsa, tüm kalbimle destekliyorum.
Varolun.

Devamını oku...

Kongre, kaygılı umutlar ve Ali Koç

Fotoğraf: Erol Çetinçelik

Nihayet, Fenerbahçe'nin geleceğine talip olduğunu açıkladı Ali Koç. Kongrenin hemen başında, açık yüreklilikle, yüreklere su serpen bu açıklaması "son dakikada gelen şampiyonluk golü" tesiri yarattı salonda ve aslında tüm yurtta. Varolsun, en ihtiyaç duyduğumuz dönemde umut aşıladı bizlere. Ve bu *dokunuşu* ilk değil.

İki sene evvelki kongreden önce yaptığı basın toplantısı da seçim kazandıran bir omuz olmuştu Aziz Yıldırım'a. Adalete Fener yak kampanyası ile birlikte 3. büyük *dostluk* bu. Her daim dışarıdan sessiz sedasız desteği, sponsorluklar ve sair destekler elbette önce Fenerbahçe sevgisi, sonra makam saygısı kaynaklı. Ama *başka bir Fenerbahçe* nin bile güzel düşlerden uzak kötü örneklerle tarif edildiği günlerde, Ali Koç'un bu saygın tavrı ne kadar güzel bir örnek tüm Fenerbahçeliler'e. Cebimize ve gönlümüze koyalım.

Aziz Yıldırım'ın başkanlığa mahkeme süreci sonuna kadar devam edecek olması ve Ali Koç'un sahne alırken Başkan'ın bu kararını destekleyen cümleler sarfetmesi, -süreç kısa sürerse- camia için birlik rüzgarları estirebilir. Zira; bugün şahit olduğumuz açıklamalarla, Fenerbahçeliler'in neredeyse %99'unun hayalindeki başkan olan Ali Koç'un, Fenerbahçe aklanana dek Aziz Yıldırım'ın başkan kalması ve bu yolda şampiyonlukların daha az öneme sahip olduğunu söylemesi, o seslendirdiği için daha fazla destek bulan bir agüman olacaktır şimdi.

Buraya kadar güzel. Ama dilimden düşmez kaygıdır, Fenerbahçe'nin üç 7'yi (Jackpot) bir araya getirememe hastalığı.

Açayım. Temmuz'da ilk duruşma. Kararın Ekim'e ertelendiğini varsayalım ve her şekilde temyiz sürecinin en az 6 ay sürmesi, mahkeme sürecinin en erken 1 yıl içerisinde biteceğini gösteriyor. Karar ne çıkarsa çıksın kongre tarihi de birkaç ay ileri atılacağından, önümüzde yine -yaklaşık- 1,5 yıllık bir süre var. En iyi ihtimalle 1 tüm sezona tesir edecek bir süreç bu. Ki kaygım o da değil.

Aziz Yıldırım'ın hala artı hanesinin kuvvetli olduğunu düşünen ben, son 1 yıldaki hatalarının önceki 16 yıldan fazla ve tahrip edici olduğunu belirtmek zorundayım. Ve doğaldır ki birçok cepheyi kaybetti bu yüzden. Bugünün üzerine yüzünüzü ekşitmek istemem ama, insanlar, bilhassa liderler, süregelen hatalar yapmaya başladıklarında uçağın burnunu kolay kolay yukarı kaldıramazlar. Çünkü ipin ucu bir yerden kaçmıştır ve böylesine egosu yüksek liderler için sıfırdan yol almak zordur. Daha da önemlisi, bilenirler, yanardağ içten yanmaya devam eder ve trendini inkar etmez, nükseder. Ki bugün de şahit olduk ki, Aziz Yıldırım kavga etmekten vazgeçmeyecek. İşte bu yüzden, orta vade için umutlanmış olsam da, kısa vade kaygılarım artarak devam ediyor. Ki bu kaygılar gerçekleşirse, orta vadenin yükü bugünden fazla olacak.

Bugün şirazesi kayıp, Aziz Yıldırım'a saygısızca, iyi birşey yapıyormuşcasına ve hatta bununla gurur duyduğunu ifade ederek küfür edenlerin içinde bile onun *örgütlü* Türk sporuna karşı neleri başardığını inkar eden yok. Ancak her aklın ve her fikrin bir dönemi var. Hiçbir başkan bir kulübü sonsuza dek ileri taşıyamaz. Böyle birşey sözkonusu olmadığı gibi, uzun dönem başkanlık yapan insanların günün şartlarında kısa vade kazanımlar için yaptıkları hatalar, gelişim trendinin tek başına aşağı yönlü kırılma sebebi bile olabilir. Ki biz Aziz Yıldırım'da en çok buna şahit oluyoruz. Türkçesi birikim. Ve artık bir nefes kalan tahammül.

Ali Koç'un da belirttiği gibi; hepimiz -en çok bu sezonki harakirisine- Aziz Yıldırım'a kızsak da, mahkeme süreci hala önemli. Dilerim kaygılarım gerçekleşmez ve minimum hata ile tünelin sonuna gelirken, aklandığımız günleri de görür ve gelecek yıllara umut aşılayan devir teslime tanıklık ederiz. Ama yeri gelmişken bu konudaki düşüncemi de tekrarlamak isterim.

Anayasa Mahkemesi'nden almayı köküne kadar hak ettiğimiz "Adil yargılanmanın ihlali kararı" bir anda ağır cezada "Yeniden yargılama" adı altında *konusuz* bırakıldığında, Ergenekon ve Balyoz'da -geç ve 17/25 Aralık sebebiyle de olsa- teslim edilen hakların bize reva görülmeyeceğini dile getirmiştim. Zira saha içi, saha dışı (Google search: Kalamış, Dereağzı, Fenerbahçe Stadı, Salı pazarı, Kenan Evren Lisesi, Avrupa'nın en büyük marinası) sopaların hala en büyük sigortası kumpas şike davası. Elin oğlu sigortalar konusunda bizim gibi (CAS) müsrif değil ne yazık ki.

Hayra yoralım hayrolsun. Ama her şekilde, maddi manevi, zor günler bekliyor bizi. Ali Koç aday olduğu ilk kongreyi süpürecektir elbette ama mutlaka biliyordur ki, işi hiç kolay olmayacak. Ama en azından bir umudumuz olacak. Olsun.
Devamını oku...

5 Nisan 2015 Pazar

3 Temmuz'dan 4 Nisan'a: Azmettiriciler


3 Temmuz'da Fenerbahçe armasına, 12 Mayıs'ta taraftarına ve dün, 4 Nisan akşamı futbol takımına *ateş* açtılar. 3 Temmuz'da şike, 12 Mayıs'ta hazımsızlık yalanlarını siper aldılar. 4 Nisan için bir *taş* denemesi yapıldı ve şu anda başları kumda ama elbet bir cin fikirle çıkacaklar ortaya, atak yapacaklar topluca.

3 büyük saldırı, arasında devam eden amansız linç ve entelektüelinden objektifine, çocukluğunun Fenerbahçe kompleksini dışa vurup bu şiddetli ayrımcılığa cevaz ve/veya katkı veren kırk tabaka toplum.

Nefret 3 Temmuz'da başlamadı. Fenerbahçe 100 yıldır Aziz Yıldırım tarafından yönetilmiyor. Emre, Volkan Fenerbahçe tarihi yanında çakıl taşı. Ama nefret baki. Bugün Seba ve Canaydın'lı cümlelere adı geçen Faruk Ilgaz dönemi farklı mıydı sanki?

Tabii ki büyük olmanın bedeli. Fenerbahçe bu doğal *kem göz* ile mücadele edebilir. Ama eşyanın tabiatına aykırı bu kadarı. Arkadan iten, bıçağın ucunu sivriltip daima Fenerbahçe'ye tutulmasını sağlayan birileri var. Karşısında devamlı yeni cepheler ve yeni kavgalar. Karşılık vermediğinde hasar alan, verdiğinde karşısında yeni cepheler bulan bir günah keçisi, kısır döngü içinde ömründen tüketiyor.

"Fenerbahçe neden sevilmiyor?" klişesini şöyle yanıtlamıştım az zaman önce:

Her büyük takımın karşılaştığı bu antipati Türkiye'nin 2 numarasına yetmedi. Şehzadeyi sadrazama boğduran şeytan medresesi; mertlik nedir bilmediği, entrika içinde doğduğu için doğrudan karşımıza çıkamadı çok kez. Kulübüyle, medyasıyla yönlendirdiği, manipüle ettiği tetikçileri saldı üstümüze. Trabzonspor bunların uç örneği.

3 Temmuz; bu kara nefret bulutlarının aynı anda ve hep birlikte Fenerbahçe üzerine düşürdüğü yıldırımdı. Yok etmeye çalıştılar. Ama toprak kutsadı.

Linç olanca hızıyla devam ederken 12 Mayıs'ta Cüneyt Çakır'la başlayan senaryo maç bittikten sonra devam etti. Yaşanan şeref dolu bir yılın sonunda Fenerbahçe taraftarı 14 dakika boyunca takımını gurur gözyaşlarıyla alkışlarken, *özel yetkili polis* boş durmuyordu. Orada o anı yaşarken, peşinden farklı açılardan videoları izlerken de emin olduk ki; Cüneyt Çakır'ın yöneteceği maçın sonucunu bilen  özel yetkili polis Kadıköy'e katliam için gelmiş. Bir mucize oldu, Allah korudu, ölen olmadı.

Aralıksız süren linç, Fenerbahçeli olmayan herkesin hevesle girdiği bu nefret girdabı, kendine semboller (Emre, Volkan vs.) bulup hiç kalkmayan bir çığa dönüştü. Fenerbahçe futbol takımına Trabzon'da pusu kuruldu. 40 kişinin canına kast edildi. Bir mucize oldu, Allah korudu, ölen olmadı.

Peki ne yapmalı?

Tezahürü 4 Nisan olan bu zehrin bir panzehire var. Fenerbahçeli olmayanların iliğine işlemiş (işletilmiş) bir algıyı üç günde yok etmek mümkün değil, doğru bir iletişim politikası ve yıllar ister. Bu yüzden yapılacak ilk iş, bu nefret duvarına yeni tuğlalar taşınmasını engellemek.

Peki nasıl?

Fenerbahçe bugünden tezi yok, 4 Nisan'ın *azmettiricilerini* savcılığa şikayet etmeli.

Peki kim bunlar?

3 Temmuz 2011 pazarından beri kamuoyuna açık eylem ve söylemleriyle, Fenerbahçe aleyhinde nefret, ayrımcılık ve linç ateşine odun atmış tüm yazılı, sözlü (radyo), görsel ve sosyal medya tetikçileri ile bazı rakip takım yöneticileri; dün akşam tetiği çekenlerin azmettiricisi olarak savcılığa şikayet edilmeli.

Deliller ortada. Radyoda, televizyonda, gazetede, twitterde; 3,5 yıldır algı operasyonları ile organize çete gibi nefret ekme faaliyetleri gösteren en az 100 kişinin dün akşam ateş alan silahta parmak izleri var. İsimlerini hepimiz biliyoruz, burada anmaya hiç mi hiç gerek yok.

Sonuç önemli değil. Hak ettiği cezaları almayacak hiçbiri. Ama adlarının geçmesi, bu şikayet dilekçesinin bizzat Fenerbahçe Spor Kulübü tarafından adli makamlara verilmesi, yaptıklarının Fenerbahçe ve Türk futbol tarihine yazılması, kayda düşülmesi ve kazınması demek. Ve bence, aslında, çok geç kalmış karşı hareketin ilk adımı olacak bir isyan bu.

Fenerbahçe kendi işini kendi görmeli. Sadece 3 Temmuz'u planlayan ve uygulayanları değil, zehrin atar damarlarını da -önce- tarihe şikayet etmeli. Sonrası sonra. Hele sen bir başla.


Devamını oku...

25 Mart 2015 Çarşamba

Emre'yi savunmaktan korkmak

Emre Belözoğlu. Türk futbol tarihinin en kariyerli futbolcularından biri. Orta sahada yeri dolmayacak, bu yaşında bile hala takımın dinamosu ve kaptanı. Türkiye, Milli Takım, İtalya, İngiltere ve İspanya'da üst düzey takımlarda başarıyla oynamış bir tecrübe. Ve bazı Fenerbahçeliler ile tüm rakiplerinin nefret objesi haline gelmiş agresif bir kişilik.

Öyle veya böyle Emre'nin öznesi olduğu bininci konu bu. Ve bazen sadece bu sebepten peşinen haksız görüldüğü bir mevzu.

Benim takıldığım yer ise Fenerbahçeliler'in "Emre'yi savunmuyorum ama" ile başlayan cümleleri.

Emre'yi sevmiyor, formaya layık bulmuyor veya bir sebepten haksız buluyor olabilirsiniz. En doğal hakkınız. Ama haklıysa, ki burada öyle; neden savunmuyorsunuz, savunmazsınız, bunu anlamıyorum.

İnsanlar hata yapabilir, çocuklarınız da; ama hataları, çocuklarınızı ömür boyu haksız ve savunmasız yapmamalı. Bir de böyle düşünmekte yarar var bence.


Emre'yi anlatmayacağım. Her *yargı* sahibini bağlar, bu saatten sonra fikir değiştirmez, buna da zaman harcanmaz. Emre bu. Herkes için farklı anlam ifade edecek *bu* benim için nedir peki?

Çok ama çok iyi futbolcu. Fenerbahçeli. Zaman zaman öfkesini kontrol edemeyecek kadar agresif. Ama saha içinde de dışında da birçok kez haklıyken haksız duruma düşen bir cengaver. Şahsen gönül bağım var, zaman zaman kızsam da Emre'yi seviyorum ve bunu göğsümü gere gere söylerim.

Konuya gelelim. Türkiye kariyerinde büyük maç kazanamamış, 2 tribünü kapalı, maç içinde şuurunu yitirmiş bir Fenerbahçe'yi *bile* yenemeyen, bu sebeple olumsuz psikolojisini dışa vuran Bilic; Emenike trajedisi yaşanırken Bruno Alves ile tartışıyor. Eller kollar sallanıyor. Herhalde "Allah müstehakını versin Alves" demiyor. Sonra takımın kaptanı Emre -elbette- müdahil oluyor ve basıyor fırçayı. Fuck-off diyor. İster "ha siktir" diye tercüme et, ister "Defol", Bilic'e cevabını veriyor.

İlk düğüm burada. İlk yanlış Bilic ile başlıyor. Sen hangi cüretle rakip takım futbolcuları ile tartışıyorsun ve kaçıncı kez. Ve sahada tüm damarları şişmiş, nabzı 150 atan *erkeklerden*  ne bekliyorsun karşılık olarak? Tiyatro seyircisi olgunluğu mu?

Bilic'in "hasiktir" dediğini görüyoruz aynı kameralarda, dudağını "Fuck off" a götürdüğü an da gayet net ortada. Yani ortada bir küfürleşme var, karşılıklı. Ki burada teknik direktör olan kişinin pozisyonu hatalı. Yanlış yerde olan kişi Bilic.

Devam edelim. Beşiktaşlılar isyan ediyor. Fahişe medya kadraja elbette Emre'yi alıyor. Neden? Geçmişinden. Aynı önyargıyla oluşturdukları kanaatten. Günah keçisi. Tüm kabahatlerin sahibi ve müsebbibi. Bu algı ve yaratanlar ne kadar doğru/dürüst? Ve bu ezber üzerinden gidilen hangi yol gerçekten doğru?

Emre melaike değil. Ama tek küfür eden Emre değil. Meşrulaştırma diyenler önce kendi ezberlerini bozmalı. Küfür etmeyen futbolcu nadir. Radara alınan ve kamuoyunun önüne atılan ise hep Emre. Hiç mi suçu yok? Yahu bazen var bazen yok. Varken var dersin, yokken yok dersin. Hep aynı yanlış. Aziz Yıldırım için de yapılan bu. Ne her yaptığı doğru, ne her yaptığı yanlış. Ama kime anlatacaksın?

Ezber, goygoy, RT, FAV.

Utanmadan BJK TV koridor görüntülerini yayınlamış. Emre, "Bilic anneme sövdü, jebemti majku dedi" diye  isyan ediyor, BJK TV alt yazıyı farklı geçiyor ve bu her kesim tarafından ortaya çıkarılıyor. Yani BJK TV de manipüle etse de Emre'yi haklı çıkarıyor.

Fakat hala "Emre'yi savunmuyorum ama" diye başlayan cümleler okuyoruz.
Buz gibi haklı olduğu bir konuda takımının kaptanını neden savunmuyorsun? Ezber seline aykırı şeyler söylediğin için seni de sindirirler diye mi? Sosyal ortamındaki itibarın için eyyam mı yapıyorsun yani, kısaca.

Haksızken istediğini söyle. Ama haklı işte. Asıl ve gerçek tutarlılık böyle zamanlarda belli olmaz mı? Doğruyken doğru dersin, yanlışken yanlış. Haklıyken haklı, haksızken haksız.

Uzatmayacağım. Söyleyeceğim şeyler aynı.

Özetle: Ben Emre'yi savunuyorum ve Bilic haksız. Korkmayın, siz de söyleyin. Vicdanınız sosyal itibarınızdan önemli unutmayın.

Beşiktaş çıkışıyla zaten ofsayta düştü ve Galatasaray'a 100 yıllık hizmetine devam etti. Her maç hakem katliamı ile Galatasaray'a yenilen adamlar; bu sezon buz gibi iki Fenerbahçe mağlubiyeti için yaygara kopardılar. Açıklaması da tarifi de belli. Size mutluluklar, sözüm kardeşçe.

Devamını oku...

3 Mart 2015 Salı

Aziz Yıldırım, İsmail Kartal, Alper Potuk ve körün gör dediği


Lige yine yeni bir kaosla başladık malum. Sebepleriyle ilgilenmediğim bir sonuçtu yaşananlar ve toz bulutu içinde İsmail Kartal ile devam dedi Aziz Yıldırım. Ve ekledi: "Başarı İsmail Kartal'ın, başarısızlık benim!"

Ben dahil çoğunluk İsmail Kartal'ın gelişinden çok Ersun Yanal'ın gidişine takılı kalmıştı. Yani Ersun Yanal'ın takıma verdiklerine. Her teknik direktörün farklı bir mizacı, yeteneği, eksi ve artısı, kazandırdıkları ve kaybettirdikleri var. Ersun Yanal da dört dörtlük bir hoca ve insan değil. Ama şahsen Aziz Yıldırım konusunda da alt toplama bakan ben, Ersun Yanal'ın katkılarından oldukça memnundum. O yüzden uzun süre serzendim, hayıflandım, huysuzlandım. Ki takım da ritmini bulamamıştı.

Hoca başlıklı eleştirilerde oklar aslında İsmail Kartal'a atılmıyordu. Çünkü birikimi ve tecrübesi ortada birine, böylesine ağır bir sorumluluğun yüklenmesi, ne İsmail Kartal'ın tasarrufu ne de suçuydu. Aziz Yıldırım kadroya güvendi ve -kendince- en az riskli olanı tercih etti.

Şahsen takım yükselişe geçene kadar yaptığım eleştirilerde Aziz Yıldırım ve Ersun Yanal isimleri, İsmail Kartal'dan çoktu. Zira masaya birşey koymak için veriye ihtiyacım vardı. Aziz Yıldırım'ın 17 yılı, Ersun Yanal'ın kariyeri ve Fenerbahçe'deki 1 (bir) yılı ardından elimizde sadece *Acaba Yanal'a mı yoksa Kocaman'a mı meyledecek?* ihtimali ile baş başa kaldık. E haliyle, 4. yıldız savaşlarının olacağı, Avrupa yasağının kalkacağı, mali tasarrufla geçirdiğimiz bir dönemin riske atılmasınaydı bütün tatava.

Yerden göğe haklıydık bence. Yöneticilikten bahsedeceksek eğer; büyük şirketler, ölçemediği riskler almazlar. Uyarlarsak, Fenerbahçe gibi bütçesi, hedefleri, beklentisi büyük bir kulüp, en radikal çıkışını bile planlamalı ve minimum ama mutlaka ölçebileceği riskler almalı. Hele ki kararlar asla ama asla bireysel, anlık ve duygusal olmamalı. Hala bunadır Fenerbahçeliler'in isyanı.

Gelelim İsmail Kartal'ın kendisine. Büyük bir sınav elbette onun için. Ömrü yeşil sahalarda geçmiş bir futbol adamının en ani ve zor görevi. Yukarıda belirttiğim gibi, takım yükselene kadar ki huysuzluğum İsmail Hoca'nın şahsından çok yine yeni dalgalanmamızaydı. Şahsına yönelik bir önyargı ya da peşinen reddeden tavrım olmadı. Yaşananları unutup, onun performansına odaklanmamız için ise 20 hafta geçti. Evet ilk haftalarda yoktu, ama artık elimizde İsmail Kartal'ı da değerlendirecek veriler var. Bu yazıyı da hem bunu ortaya koymak, hem de yıllardır süren, artık körün gör dediği kronik hastalığımızı vitrine koymak için yazıyorum.

Değerlendirmeye, İsmail Hoca göreve geldiğinden beri Twitter'da düştüğüm bazı notlar ile başlamak istiyorum: @noavasblog: İsmail Kartal hakkında

Ve bir özetle devam edip, peşinden detayları paylaşacağım.

Sezona büyük bir kaos ve güvensizlik içinde başladı. Muhtemelen en büyük destekçileri Aziz Yıldırım, Emre ve Volkan'dı. Karakter olarak da olgun bir yapısı varmış ki, bu psikolojik baskının altından kalkmayı başardı. Birkaç kez dili sürçtü. Fenerbahçe teknik direktörünün kurmaması gereken cümleler kullandı. Ama 22. hafta sonunda şöyle paralize oldu, böyle dağıldı diyemeyiz. Ki bu karakteristiği, büyük takımlar için olumsuz bir özellik değil. Büyük yükler ani manevralarla taşınmaz. Ve ama doğru istikamete, planlı bir şekilde gitmek gerekir. Bence temel sorunumuz da bu.

Takım kötü başladı. Gidişat farklı şeylere yoruldu. İsmail Kartal'ı yetersiz bulanlar bir yanda, Ersun Yanal'ın takımı iyi çalıştırmadığını iddia edenler diğer yandaydı. Ben iki tarafta da değildim açıkçası. Ersun Yanal güvenimi kazanmıştı ve İsmail Kartal'ı eleştirmek için henüz çok erkendi.

"Takım kötü başladı" cümlesini açalım. Aslında ilk 4 *büyük* maçı oyunu domine ederek başladı göreve İsmail Kartal. Süper Kupa, Trabzon deplasmanı, peşinden Galatasaray ve Beşiktaş maçlarında sahanın hakimiydi. Ama domine ettiği 4 maçın 3'ünü sonuca taşıyamadı, 1 galibiyet çıkardı. (Penaltılarla aldığımız süper kupayı kazanılmış 90 dakika olarak değerlendirmedim.)

Oturmuş bir kadro yapısı olan; iyi bir kaleci, 2 süper bek, bir Mehmet Topal, bir Alper Potuk'a sahip takımın, Kuyt, Webo, Emre, Meireles, Egemen, Alves gibi tecrübeli ve çalışkan oyuncularla belli bir standartın altına düşmesi zaten beklenemez. Sıkı çalışma, huzur ve güven ortamı, taşları yerinde kullanma ve birkaç küçük detay daha Fenerbahçe'yi zaten potada tutmalı. Öyle de oldu. Birkaç maçta (Örn: Balıkesir) şansın da yardımıyla potada kaldı Fenerbahçe.

Ama akıllar hep geçen yıldaydı. Puan farkıyla Nisan'da gelen şampiyonluk beklentiyi o kadar yükseltmişti ki, taraftarlara 3 puan yetmiyor; kıran, döken, parçalayan bir takım ve güzel futbol bekliyordu herkes.

O da oldu sonra. Önceleri ağırdı, oyun akmıyordu, pozisyona giremiyordu Fenerbahçe. Yavaş yavaş hızlandı, tempo arttı. Ama güzel futbol tam olarak Alper Potuk'un 11'e, sol açığa yerleşmesiyle başladı. Peki Alper Potuk ne yaptı? İfade etmeye çalışacağım. 

Şimdi; futbol görüşüne ve ifadesine güvendiğim birkaç yorumcu ve yazar arkadaşımdan kendileriyle paylaştığım anketi doldurmalarını bekliyorum. Ankette, geçen 22 haftada, her bir hafta için İsmail Kartal'ı aşağıdaki kriterlere göre 1 ile 10 arasında bir değer ile puanlamalarını rica ettim.
  • Doğru kadro
  • Doğru oyun
  • Güzel futbol
  • Doğru hamle
  • Hak edilmiş sonuç (Evet/Hayır)
Futbol görüşlerine değer verdiğim bu kişilerin kim olduğunu, adının geçmesini istemeyenler hariç, paylaşacağım.

Maksadım; doğru kişilerle, doğru ve adil bir performans değerlendirmesi yapmak. Yukarıdaki 5 kriterin analiz sonuçları emin olun oldukça güvenilir bir grafik sunacak bize. Umuyorum kısa sürede paylaşabilirim sizlerle. Olumlu olumsuz bazı şehir efsanelerine son vermesini dilerim.

Konumuza dönelim. Alper Potuk'ta kalmıştık. Neydi 21 yaşındaki yıldızın sırrı?

Kanat ve orta saha özellikleri var. Hücum ve savunmada var. Güçlü. Hızlı. Delici. Bu özellikleriyle yaratıcı. Ve en önemlisi, driblingi var. Oyuncu eksiltebiliyor. Alan açabiliyor.

Böyle çok futbolcu yok. Hele hele Fenerbahçe'de uzun yıllardır yoktu. Son yıllardaki en büyük eksikliğimiz gereğinden fazla statik yapımız. Pas futbolu ve bek bindirmeleri dışında hücum aksiyonumuz neredeyse yok. Özellikle orta saha merkezinde Topal, Selçuk, Meireles, Emre'den 3'ünün oynaması, hücumda verimsiz al-verlerle rakibin savunmaya yerleşmesinden başka bir işe yaramıyor. Alper ise bu kısırlığa isyanın vücut bulmuş, dile gelmiş hali oldu.

Bek kademesini alır, savunma yapar, adam kovalar, çizgiden iner, sol içte adam eksiltir, orta saha yayının önünde her yerde topla birlikte dönüp savunma setini deler. Ve daha neler neler. Hele ki Topal ve Meireles/Emre önünde Diego'yu kullanabildiğimiz maçlarda. Topla dönebilen 2 matkap ile sonuç da aldı/alırdı, zevk de verdi/verirdi Fenerbahçe. Ama birlikte oynadıkları maç sayısı bir elin parmakları kadar ne yazık ki.

Şimdi Alper'den önce Alper'den sonra, ya da başka bir değişle, Alperli - Alpersiz maçları hatırlayalım.

Beşiktaş - Fenerbahçe: 0-2, Alper sol açıkta. Emre, Topal, Meireles orta üçlüsü, Emenike uçta.
Fenerbahçe - Rizespor: 2-1, Alper sol açıkta. Topal, Meireles, Diego orta üçlüsü, Emenike uçta.
Bursaspor - Fenerbahçe: 1-1, Alper sol açıkta, Topal, Meireles, Diego orta üçlüsü, Emenike uçta.
Fenerbahçe - Eskişehirspor: 2-2, Alper, Emre, Meireles ile orta üçlüde. Emenike, Sow, Kuyt 11'de.
Fenerbahçe - Mersin: 1-0, Alper sol açıkta. Emre, Topal, Meireles orta üçlüsü, Sow uçta.
Fenerbahçe - Başakşehir: 2-0, Alper sol açıkta. Emre, Topal, Meireles orta üçlüsü, Sow uçta.
Kasımpaşa - Fenerbahçe: 0-3, Alper sol açıkta. Meireles, Selçuk, Diego orta üçlüde, Emenike uçta.
Karabük - Fenerbahçe: 1-2, Alper sol açıkta. Selçuk, Topal, Diego orta üçlüde, Emenike uçta.
Fenerbahçe - Trabzonspor: 0-0, Alper sol açıkta. Topal, Selçuk, Diego orta üçlüde, Emenike uçta.

Yukarıda yükseliş dönemindeki 10 maç var. Alper bu maçların 9'unda sol açıkta. 7 galibiyet 3 beraberlik alınmış bu dönemde. Orta üçlüde kullanıldığı Eskişehir maçında ise beraberlikle puan kaybı var.

Yükseliş dönemi öncesi Akhisar ve Konya maçlarında da oynuyor Alper, ama orta üçlüde. Galatasaray maçında da sol açıkta oynuyor ve domine ediyoruz oyunu ama sonuç malum.

Bu kadar uzun yoldan ve Alper üzerinden anlatma sebebim körün gör dediğini göstermek. Alper'e övgü de değil amacım. Takımın saha içindeki ihtiyaçları. Alan paylaşımı, tempo, kademe ve *adam eksiltme.*

Aykut Kocaman'ın son sezonu ikinci yarısı ve geçen yıl Ersun Yanal ile oynadığımız ve başarılı olduğumuz 3 forvet sistemi bu sene tıkandı. Sakatlıklar sebebiyle Emre takıma hakim olabilmiş değil. Ve orta üçlü bu sezon sadece savunma tarafını becerebiliyor. Diego birkaç iyi maç çıkarmasına rağmen yeterli şansı bulamadı. Kuyt en kötü haliyle bile sağda ortalama üstü katkı sağlıyor. Sola Sow'u, merkeze Emenike'yi koyduğumuzda da komple sıkışıyor oyun. Maç içinde Emenike ile Sow'un yerlerini değiştirmek de saman alevi parlamalar haricinde net bir katkı sağlamadı. Yani olduramadık geçen yıl ki sistemi. Ki zaten bu yüzden, şunu yazmıştım 10 Aralık'ta: Peki İsmail Kartal'ın planı ne olacak?

Ben bir önermede bulunmuştum. Bu yanlış olabilir. Ama asıl dikkat çekmek istediğim nokta, İsmail Hoca'nın başka (kendi) bir plana ihtiyacı olduğuydu.

Nitekim yükseliş döneminde beklerin ipini saldı ve Alper'i sol açıkta kullandı İsmail Kartal. Orta sahayı genelde güvenli tutmaya çalıştı ama yukarıdaki 10 maçın 5'inde Diego orta üçlüde ve Alper ile birlikte ilk 11'deydi.

Şimdi hatırlayın yükseliş dönemindeki futbolu. 10 maçta Alper tek başına, 5'inde Diego ile birlikte; sol içte, orta saha yayı önünde, toplu-topsuz dönüp atağa devam eden, adam eksilten, bu özelliğiyle rakibi tehdit eden, savunmanın dengesini bozan, devamlı kontra atak oynar gibi tempolu futbolu.

Bir de hatırlayın sezon başı ve son Konya Torku maçını.

Öyle ki; Torku maçı bana farklı birşey düşündürdü. Düşünmüş ve bu yüzden övmüştüm ki, İsmail Kartal doğruyu buldu, bunu işliyor ve takımı yukarı taşıyor. Ama son maç bana doğruyu bilinçli bir şekilde bulmadığını, sakatlık-cezalar nedeniyle mecburi tercihlerin takımı yükselttiğini düşündürdü. Yine de haksızlık etmek istemem. Ama hislerim böyle.

Zira; atağa katılan, delici ve dinamik orta saha ve hücum oyuncuları ile yükselişe geçen takımı son yılların en *statik* 11'i ile oynatmak kendi doğrularını inkar eden bir anlayıştı.

Caner'in olmadığı, Kadlec'in sol bekte stoperlik yaptığı, Alper'in olmadığı Sow'un top almak için orta sahaya kaçtığı, Emenike'nin uçta kara delik yemini ettiği takımda maça Topal, Selçuk, Meireles ile başlamak ve Diego'yu 81. dakikada oyuna sokmak yenilir yutulur bir hata değil.

Gökhan hariç topu önüne alıp 3 metre süremeyecek bir takımla 81 dakika. İlk 11 ve oyuncu değişiklerine takık biri değilimdir ve bu iki konu üzerinden yorumlamam futbolu ama bu öyle bir hataydı ki, oldukça kritik 2 puana mal oldu.

Oyun sıkışır sıkışmaz, ki bu 15 dakikada oldu, Emenike-Kuyt kanatları paylaşabilir, Sow merkeze alınabilir ve arkasında Diego ile takım bir *langırt* tahtası olmaktan çıkarılabilirdi. İstisnasız herkes takımın bu şekilde kazanamayacağının farkındaydı. Ama sanıyorum basireti bağlandı İsmail Hoca'nın. Aslında bu sezon bizzat kendisini en fazla eleştirdiğim maçtı bu. Her 11 tercihine katılmasam da.

Sadede gelelim artık.

3-0 kazandığımız Kasımpaşa maçı sonrası şu tweeti atmıştım.


Yeterli *amin* sayısına ulaşamadığından mıdır:) bilmem, canımızı sakatlıklar yaktı. Bilhassa Alper ve Emre'nin %100 hazır olmadıkları her maç canımız yandı.

Trabzonspor maçındaki -tamamen şansızlık ya da beceriksizlik- eseri puan kaybı, lüzumsuz bir panik yarattı takımda. Akhisar maçının daha ilk yarısında kontrolü kaybettik. Konya deplasmanı ise, 2 beraberlik sonrası *kısır* Balıkesir maçının kopyasıydı. Aşırı güvenli. Ürkek. Ve bu sefer şans gülmedi.

Yani aslında tecrübe ve olgunluğuyla en avantajlı durumda olması gereken Fenerbahçe, puan kayıplarının stresini kaldıramıyor. Burada da en büyük görev İsmail Kartal'a düşüyor. Ama burada İsmail Kartal'ı tek başına ve peşinen suçlamak haksızlık. Aziz Yıldırım'ın otoritesi zaman zaman, özellikle dalgalandığımız dönemlerde ekstra stres ve korkudan kaynaklı özgüven kaybı yaratabiliyor. Şunları söylemiştim bu konuda 3 ay önce: Aziz Yıldırım'ın otoritesi Aynı yerdeyim.

Sonuç olarak;

İsmail Kartal'ın ilk yapması gereken şey yüzünü yıkamak. Kendisi panik yapmamalı ve takımın maçın daha ilk yarısında kontrolü kaybetmesini engellemeli. *Azizsilin* varken zor olduğunu biliyorum ama 70'er dakikalık debelenmeleri kaldıramayız artık.

Peşinden takımın yükselişindeki *doğruları* iyi tespit etmeli Hoca. Ben yukarıda birkaç tanesine ışık tutmaya çalıştım. En önemlisi statik, kısır futbol. Geri dörtlü ve önlerinde Topal varken bu kadar çekinmesine gerek yok. Alper ve Diego'dan en az biri kesinlikle oynamalı artık.

En önemli konulardan biri de gol, bitiricilik. 7 puan kaybettiğimiz 3 maçtan 3 fotoğraf bu sezonun ağlama posteri olmasın. Oynatarak ya da -artık- oynatmayarak rehabilite etmeli Emenike'yi. Sow'la paylaşabilirler dakikaları. Galatasaray maçı da dahil, bence bu sezon artık Sow, Emenike, Kuyt 3'lüsü ile çıkmamalıyız hiçbir maça. O yüzden merkez forvet pozisyonunu iç saha/deplasman durumlarına göre paylaşabilir Sow ile Emenike. Ama artık Alper yoksa bile, gerekirse sol açıkta Diego ile başlamalı. Orta sahadan hücuma tek köprü bek bindirmeleri ve uzun toplar olacak bu şekilde. Ki rakipler ezberledi. Ezcümle; trafik sıkıştı, 3. köprüye ihtiyaç var. Adı Alper Potuk, yoksa Diego.

Pazar günü kazanırsak umutluyum. Özgüven ve ideal 11 ile yeni bir yükseliş trendi izleyebiliriz. Ama orada da daimi uyarı mekanizması görevde. Hakeme takılma, hakemle oynama.

Hak ettiğimiz yerde ve puanda değiliz. Ama hak ettiğimiz yere çıkma şansımız var. Hepsi sahamıza gelecek. Doğrularımızın bekçiliğini yapar ve konsantre olursak *tokmak* hala bizim elimizde.

İnşallah. Maşallah. Amin.


Devamını oku...

12 Şubat 2015 Perşembe

Karga ile tilki

Karga ile tilkinin hikayesini bilmeyen yoktur. Mübalağa etmiş olacağım ama ancak böyle anlatabilirim.

Fenerbahçe maçları öncesi hakeme şaibe bulaştırma yöntemi fevkalade işliyor.

Ünal Aysal, Fenerbahçe maçı öncesi "Cüneyt Çakır şaibelidir." dedi. Fenerbahçe pas geçti. Hakem maça Galatasaray'ın psikolojik *hamlesiyle* çıktı ve maçı -kariyerinde bilmem kaçıncı kez- Galatasaray'a verdi. (Maç Bruno Alves'in harakirisi ile anılıyor ancak ilk yarı oyunu domine ederken penaltı-kırmızı kart güme gitti.)


Daha sonra Fikret Orman aynı yolu denedi. "Gözümüz hakemin üzerinde." dedi, ne hikmetse Fenerbahçe sert karşılık verdi. Beşiktaş'ın hakem üzerindeki psikolojik hamlesi boşa gitti. Fenerbahçe'nin yine domine ettiği ve hakemin ortada yönettiği maçı hak eden kazandı.

Sıra geldi İbrahim Hacıosmanoğlu'na. Artık Trabzon şehrinde bile meczup ilan edilen *fedai* hakemi aradı, tehdit etti, bunu itiraf etti, cirit attı, at oynattı. Fenerbahçe ise tenezzül etmedi, çirkefe bulaşmak istemedi, pas geçti ve *değişmeyen* hakem maça Trabzonspor'un psikolojik hamlesiyle çıktı. Fenerbahçe oyunu yine domine etti, jeneriklik goller kaçırdı ve kara gömlekli bu arada penaltı ile 2. sarıları yedi. (Kaçırdığımız goller ve 3 puan tüm bunlardan farklı bir konu.)

Bakın 3 sıcak, birbirinin kopyası örnek ve sonuçları. Dikkate alıp değerlendirmek gerek bence. Ne yapmak lazımdı peki? Sonuç üzerinden yorumladığımı düşünenler olacaktır ama hayır, yukarıdaki 3 sıcak örnek etrafında söyleyeceğim fikrimi.

Ben olsaydım;

*Fedai* hamlesini yaptığı an, anında, aynısını ve hatta mislini, çirkefe bulaşma, gündemi kirletme ve günah keçisi ilan edilmeyi göze alarak "Bu hakemle çıkmam maça, bu hakeme artık şaibe bulaşmıştır!" derdim. Ki öyle değil mi? Hakem belki değişmezdi, ama maça Trabzonspor'un psikolojik hamlesi ile değil Fenerbahçe'nin nefs-i müdafaasının baskısıyla çıkardı. O telefon görüşmesinin yönetimine etki etmeyeceğini ispatlamak için çalardı düdüklerini. Bu işin psikolojisi.

Özünde ve toplamda ise; yaşanan ve başımıza iş açıp fire verdiğimiz onca vak'adan sonra, ders alıp, refleks ile değil, öncül tedbir ile saha dışındaki maçları kazanmayı bekliyor ve ihtiyaç duyuyor takım ile taraftar.

Böylece takım topunu, taraftar takımı düşünecek ki başarı gelsin. Değilse günün sonunda basarız yine yaygarayı, kendi yarattığımız girdapta boğuluruz sonra. Olmadı mı daha önce?

Sana gündemi kirlet demiyorum, işine bak tabi, ama oldu ya biri bir kılçık attı ortaya. Anında, aynı ve hatta misli ile karşılık vereceksin, rakibin psikolojik hamlesi un olacak, üste çıkacaksın, senin baskını hissedecek herkes. Haklı çıkmayı mı bekliyorsun? Sussan da bağırsan da haksızsın sen, boynundaki ip o, çeyrek asırdır örülmüş kaderin. Ama o da senin kabahatin. "Siktir et medyayı!" demeyeceksin.
Devamını oku...

10 Aralık 2014 Çarşamba

Peki İsmail Kartal'ın planı ne olacak?

Aykut Hoca'nin son senesinde Webo'nun transferiyle sekillenen 3 forvetli oyun sistemini; ertesi yil Ersun Hoca, beklerin ipini kopararak en verimli hale getirdi ve hem hatice hem neticede dolu dizgin gitti Fenerbahce.

Ismail Hoca ile 12 hafta gecti. Ve gorduk ki ne Aykut Hoca gibi oyunu kontrol edebildi, ne de Ersun Hoca gibi hucum yapabildi.

Temel fark beklerde ve hucum uclusunde gozleniyor.

Bunun 2 sebebi olabilir. "Ismail Kartal kotu bir teknik direktor" demek kolaycilik. Ikinci sebebi irdeleyelim.

Ismail Hoca sampiyon olan dizilis ile oynuyor ama savunma ve hucum mentalitesi farkli oldugu icin 2 ayni kadro ve dizilis arasinda gece ile gunduz gibi fark var.

Belli ki Ismail Hoca farkli bir oyun anlayisina sahip. Bu suc degil. Peki ayni planda israr etmesi dogru mu? Bence onun icin yolun sonu bu. Kendi planini uygulamali. Mevcut kadro ve form durumu ile Ismail Hoca'nin oyun anlayisi birlestiginde nasil bir tercih mumkun olabilir diye dusundum ben de. Tablo bu.

Tek tek pozisyon ve oyuncu tercihlerini yorumlayalim.

Volkan: Degisiklik icin henuz erken, bence.

Gokhan: Kuyt yoruldu, onunde Alper ile kendi standardina yaklassa kâfi.
Bruno Alves: Affedilecek gibi degil ama Bekir-Kadlec ile hava topu alamiyor, kendi sahamizda akil almaz goller yiyoruz. 4 stoper icinde hala en iyisi.
Egemen: Mac kondisyonunu kazandiysa fazla dusunmeye gerek yok.
Hasan Ali: Caner onde olacak. Ona gore dusunelim. Hasan Ali *daha* Ismail Hoca'ya gore bir bek. Kademesi ve bindirmesi var. Ustelik pas oyunu Caner'den iyi.

Topal: Adindan baska birsey yazmaya gerek yok. Ancak pas hatalari onun sinavi.
Emre (Raul): 90 dakikayi da ligi de paylasabilirler. Bu pozisyona Emre daha uygun ama kasik ve kafasindaki sinirler ona engel oluyor.

Alper: Kuyt'i bir sure dinlendirmemek, oyun sonlarinda sogukkanliligi ve caliskanligindan yararlanmamak artik ona kotuluk demek, bence. Kesin olan birsey var ki Alper acik alan oyuncusu. Ancak bu sekilde Ismail Hoca'nin savunma-hucum harmonisi saglanabilir gibi geliyor bana. Kanatlarda giden-gelen, kademe yapıp bindiren 2'şer oyuncu.
Caner: Hasan Ali ve Alper icin yazdiklarimi okursaniz, ekleyecek birsey kalmaz. Ilk 11'in degismezi. Madem bekte gecen yili mumla aratacak, yeni bir planda hucum gucunden yararlanabiliriz. Bindirmesi, temposu, sutu, pasi var.
Diego: Ben transferine karsiydim, oyuncuya degil. Yani gecen yilin oyun planina uygun degildi. Ama gecen yilin plani Ismail Hoca'ya da uygun degil. Dolayisiyla -olasi- yeni planda 4 orta saha oyuncusunun destegiyle hunerlerini daha iyi gosterebilir. Ve ceza sahasina girebilir!

Webo (Emenike): Grafikte Emenike'yi as kullandım ama son kararım:) Webo. Hatta bu oyun planinin islemesi icin olmazsa olmaz. Bugun, Emenike'yi uca atip ceza sahasinda cogalamiyorken, yeni planda Webo duvariyla Caner, Alper ve Diego'yu da surekli sokabiliriz gol bolgesine.

Uzatmayacagim. Diyecegim su. 12 hafta, Sper Kupa ile 13 mac onemli bir gosterge. Gecen yilin formasyonu ve oyuncu tercihleri ile farkli bir oyun oynuyoruz. Anlasilan gecen yilin plani Ismail Hoca'ya uygun degil. Ya mevcut kisirlikta israr edip kariyerine yardimci hoca olarak devam edecek. Ya da kendi oyun planini gelistirip basarili olmaya calisacak.

Bence Ismail Hoca icin sinavin ilk sorusu bu.
Nacizane.
Devamını oku...

7 Aralık 2014 Pazar

Hoşçakal Kaptan!


Formalarıma sadece onun adını yazdırdım. Saracoğlu'nda ilk 11 anons edilirken bir tek onun adını haykırdım. En çok onu alkışladım. Çocukluğum Aykut Kocaman, gençliğim Alex De Souza hayranlığı ile geçti. Şanslıydım. Sonra birgün yolları kesişti. Önce rüya gibiydi. Sonrası malum.

Zor ve kötü günler geçiriyorduk. Kimse istemezdi elbette ama kişisel meselelerin zamanı değildi. Belki bu yüzden iki taraf da sevgiden yana, farklı bir tutum sergileyebilirdi. İkisi de haklı, ikisi de haksız. Her ayrılık gibi.

Bu yüzden bu ayrılık ile ilgili tek ama tek kelime yazmadım. Yetim kalanlardanım. 1 milimetre taraf tutmadım. Duygu selinde olgunlaştıramadığım düşüncelerimi yangın ortasında başı boş bırakmadım.

Vah vahlarla, keşkelerle ve özlemle geçti 2 koca yıl. Şimdi son vedasını yapıyor Kaptan. Yaşattığı güzel günler için teşekkür etmek zorundayım, bu yüzden ayrılığından beri ilk kez anıyorum adını, eski sevgili gibi, Alexim'in.

Fenerbahçe tarihinin tartışılmaz efsanesi, gözlerimle gördüğüm en büyük futbolcuydu Alex. Kelimenin tam ve gerçek anlamıyla bir fenomendi. Yeri dolmayacak, emsali bulunmayacak; bir 10 numaradan, bir golcüden, bir kaptandan fazlasıydı.

Kötü anılarla hatırlar, mutlu günleri hafızamın vitrinine almazsam haksızlık edeceğim geçen 8 muhteşem yıla.

İnsanlar için hayatta sadece 2 yön var aslında. Sevgi ve nefret. Ne mutlu ömrüm sevgi içinde geçti ve ben de sevgiyi seçtim. Ve ama bu yolun da bir kuralı var, seveceksin.

Seni seviyorum Alex. Hayat hizaya sokmadan son 6 ayı sildim hafızamdan. Bana ve bize yaşattıkların için sonsuz teşekkürler. Senin ve ailenin güzel, gülen yüzü solmasın. Futbol yaşamın saha içinden daha başarılı olsun ve inşallah yollarımız birgün tekrar kesişsin.

Hoşçakal Kaptan.
Devamını oku...

1 Aralık 2014 Pazartesi

Neşe bitti, öfke galip geliyor, kaybeden Fenerbahçe


80'lerde çocuktum, 90'larda ergenlik döneminde bir erkek çocuğu. 82-83 ve 84-85 şampiyonluklarını hatırlamıyorum. Şahit olduğum ilk şampiyonluk 88-89. Oğuz, Aykut, Rıdvan hayranlığım ondan. Ardından 7 yıl bekledim, 95-96'ya kadar sabredip vuslatı bulmuşken, Oğuz ve Aykut'un sebepsiz ayrılıklarıyla kahır hayatıma devam ettim. Peşinden Mesut Yılmaz, Haluk Ulusoy, Mehmet Ağar ve Fatih Terim ile gelen 4 sene üst üste Galatasaray şampiyonluğu. Pes etmedim. Nihayet 2000'li yıllar. 6 şampiyonluk ile nispeten 80'ler ve 90'lardan başarılı olduğumuz ancak potansiyelimizi dahili ve harici sebeplerle beklenen neticelere dönüştüremediğimiz yıllar.

Ben hayattayken 10 kez şampiyon olmuş Fenerbahçe, 8'ine şahitlik etmişim. Ama çocukluğum ve ergenliğim safi kahır ile geçmiş. Üstelik Ankara'da. Hiç kolay değil. Mesela bu yüzden 2000'lerin çocuklarını daha şanslı bulurum ben. Göreceli elbette.

Niçin anlattım yukarıdaki, herkesin malumu iki paragrafı? Başarısız geçen yıllar ile görece başarılı yılları mukayese ederken günbegün yitirdiğimiz bir değerimize ışık tutmak için, dört harfli, adı neşe.

Geçmişte de saha içinde ve dışında zor günlerimiz oldu. Kah kongrede, tribünde kavgalar, kah Dereağzı basmalar yaşandı. Ama hatırlıyorum, en kötü günün sabahında bile, bir umut, bir neşe, ağladıkça büyüyen bir bağlılık kaplardı içimi, içimizi. Gün olur yenilmeye doymazdık. Gün olur havada uçan sandalyelere hayıflanırdık. Ama Fenerbahçe'nin bayramı, bir maç gününde, sanki yeniden doğardık.

Budala bir geçmişe öykünme değil bu. Bugün elbette 80'li ve 90'lı yıllardan büyük, güçlü ve başarılıyız. Zaten geçen yılların denklemini sadece Fenerbahçe değişkeni üzerinden yorumlayamayız. Berlin duvarı yıkıldı, Körfez savaşı yaşandı, internet çağı ve ardından gizli saklının kalmadığı sosyal medya çağı başladı.

Israrla işaret etmeye çalıştığım şey kaybolan neşemiz, bayram havası. 7'den 70'e erkek ve kadının aynı düzlemde çocuk olup birkaç saatliğine herşeyi unuttuğu, mutlu Fenerbahçe anları.

Fenerbahçe büyürken ve güçlenirken; 2006'da, 2010'da, 2011'de ve daha sonra başına örülen çorapların ve yarattığı maddi manevi tahribatın farkındayım elbette. Ama işte, zaten, bu yüzden sevgi ekmek gerekmez mi? Yaşadığı, yaşatılan zorlu günleri nasıl aştı Fenerbahçe? Kenetlenmedi mi? 3 Temmuz'dan sonra, Aziz Yıldırım'ı seven/sevmeyen herkes Çağlayan'a, Metris'e koşup gaz yemedi mi? Tek sebebi neydi? Sevgi. Saf, içten, derinden, kökten.

Bugün mutlu değilim. Sebebi puan kayıpları değil, hiç puan kaybetmedik mi? Şampiyonluk da gidebilir, hiç şampiyonluk vermedik mi? Ama bu ikisinden daha önemli şeyleri yitirmekteyiz.

4 Eylül'de karalamıştım şu yazıyı: "Fenerbahçe icra makamından memnuniyet grafiğindeki anormal dağılım"

Aynı yerdeyim. Sevgi ve aklın olmadığı yerde nefret kök salar ve öfke galip gelir. Maalesef bu acı sona doğru sürükleniyoruz.

"Kim haklı?" oyunu oynamak bana zul geliyor, saçma ve faydasız buluyorum. Ama doğru ve yanlışları konuşabiliriz, konuşabilmeliyiz.

Tekrarlıyorum; Aziz Yıldırım'ın ne her yaptığı doğru, ne de her yaptığı yanlış. Ama bir kesim her sözünü ve icraatını reddederken, bir kesim de her yaptığını koşulsuz doğru bulmakta. Bu dağılımda rasyonalite yok, buram buram duygu var ve sağlıksız.

Normal şartlarda, Fenerbahçe icra makamından, yani Aziz Yıldırım'dan memnuniyet grafiği bir değerde yoğunlaşmalı. Bunun -10 üzerinden- 3 olması da, 7 olması da normal, sağlıklı. Ancak bahse konu yazıda da belirttiğim gibi, iki tepe noktalı, bir kesimin acımasızca 0, diğer kesimin ısrarla 10 verdiği kutuplaşmış grafik, yani bölünme, Fenerbahçe'yi uçuruma sürüklüyor.

Çalışan insan hata yapar. Aziz Yıldırım da kendini adadığı Fenerbahçe için çalışırken hatalar yaptı. Kabul ettiği yanlışları da oldu üstelik. Taraftar da hakkını verdi. Ama bugün yaşadığımız şey hata olarak adlandırılamaz. Şahit olduğumuz şeyin adı inat. Dolayısıyla içinde mantık yok. Öfkenin direksiyona geçtiği ve sonunun mutlak şarampol olduğu bir akıl tutulması.

Ben haklı haksız arama çabası içinde değilim. Ayrıca zaten yargılayacak konumda değilim. Tarafsa, iki tarafın da yanlışları olmuştur. Muhakkak iki tarafın da kendini haklı gördüğü yerler, kırgınlıkları vardır. Ama milyonları bir arada tutan ortak payda Fenerbahçe ise, aynı yerde buluşmaktan başka çaremiz yok. Bunu da bir, yüz, bin kişi münferiden yapamaz; tek bir kişi ve tek yol var.

Fenerbahçe'nin 17 yıllık başkanı Aziz Yıldırım; önce, bu nefret ve öfkenin bizi uçuruma götürdüğünü anlamalı ve ardından, hemen, Fenerbahçe'nin tek lideri olma sorumluluğuyla camiayı bulunduğu öfke yörüngesinden çıkarmalı. Yolunu da, usülünü de o bilir. Tarafsa, iki taraf için de ne bir geri adım, ne de özür dilemek bu. Fenerbahçe çatısı altında buluşmak zor geliyorsa insanlara, egoları Fenerbahçe aşklarından yukarıdaysa söyleyecek ve yapacak birşey yok zaten. Ama bu *buluşmayı* tertip etmekten veya davete icabet etmekten kaçınanları da tarih yazar ve Fenerbahçe'yi değil, kendini düşünen insanlar olarak anar.

Tarafsa, karşı taraftan adım beklemek yanlış ve nafile. *Fenerbahçe için* birşey yapacaksan, bunun koşulu olmaz, dile getirdiğin sevda nakaratlarına tezat.

Bence bugün Fenerbahçe, 3 Temmuz'dan daha büyük bir sınav veriyor. Ya biri, lideri, ısrarla, karşılıksız sevgi tohumları ekip üzerine düşeni yapacak ve sevgi nefrete karşı bir kez daha galip gelecek, ya da bu amansız inat ve ego savaşı bizi 40 parçaya bölecek. İki yolun sonu da belli. Tercih söz sahiplerinin.
Devamını oku...

29 Eylül 2014 Pazartesi

JACKPOT!



Casinoların kollu canavarları. Aynı sembolleri yan yana getirdiğinizde makinadan oluk oluk dökülen paralar. Sembollerin hangi şanslı için yanyana geleceği şans olarak nitelense de, arka planda algoritması olan ve aslında tesadüf olmayan şans oyunu. Yani oynayan için şans, oynatan için planlı nakit çıkışı.

Futbolun da her organizasyon gibi doğru sembolleri yan yana getirme ihtiyacı var. Nedir futbolun üç 7'si peki? Anahatlarıyla; politika, plan ve uygulama. Yani doğru kişi/ekip, doğru politika, doğru plan ve doğru uygulama aynı zaman diliminde biraraya geldiğinde kalıcı başarılar sağlanabiliyor. Ve tabii piramidin tepesinde insan faktörü var.

Fenerbahçe'yi ele alalım. 16 yıllık başkan Aziz Yıldırım. Saha dışında uyguladığı yapısal reformlarla rakiplerine ekonomi ve tesisleşme alanlarında fark atmış olsa da, bu başarıyı *aynı oranda* saha içine yansıtamamış ve oluşan potansiyelin doğurduğu beklentiyi karşılayamadığı için hayal kırıklıkları yaşanmış.

Nüans için bir paragraf ayıracağım. 16 yıla sayısız sportif başarı sığmıştır. Sadece adımızın varolduğu branşlarda, ikincilik başarısızlık hanesine bu 16 yıllık dönemde yazılmaya başlanmıştır. Hiçbir şekilde bunları yoksayan, gözardı eden bir argüman değil ifade etmeye çalıştığım.

Ancak 3 Temmuz izlerinin geçen yıl kazanılan şampiyonluk ve peşinden gelen yeniden yargılama kararı ile silinmeye başladığı bir dönemde; artık uçağın burnunun havaya kalkması ve istikrarlı bir şekilde yükselmesi gerekiyor, kaybedilen mesafeyi telafi etmek ve hak ettiği irtifaya ulaşması için.

Bunun için de piramidin güncellenmesi gerekiyor. Ben hiçbir zaman Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'nin geleceği için yanlış bir kişi olduğunu düşünmedim. Onun gibi, hayatını Fenerbahçe'ye adayan bir Başkan daha zor gelir. Ancak Aziz Yıldırım'ın, piramidin diğer unsurlarıyla arası ne yazık ki pek iyi değil. Elbette doğru politika, plan ve uygulamaları/mız oldu. Ancak 4'ü yan yana, sürekli ve devamlı surette yürümedi, yürütülemedi bir türlü.

Nedir bu unsurlar? Açalım biraz.

Mesela; "Fenerbahçe 1907'de kurulmuş bir spor kulübüdür, değerlerine sadıktır ama sonsuzlukta aradığı liman daima ve daima spor alanlarının çizdiği sınırlardır. Bu bağlamda; amacı, yatırımları, plan ve uygulamaları, Fenerbahçe'nin sportif geleceği yolunda olmalıdır." bir politikadır. Ve; bu politika ile tasarlanacak sayısız plan ve uygulama mümkündür.

Ama işte; uzun vadeli, yolundan şaşılmayacak bir politika, bu politika çerçevesinde tasarlanacak alternatifli plan ve neticesinde doğru kişi/lerle, istikrarlı başarılarla yürütülecek uygulama biraraya geldiğinde *Jackpot!* oluyor. Ne zaman masanın -bahsettiğim- 4 ayağından biri kırılıyor ya da sallanıyor, işte o zaman istikbale giden yol uzuyor, daha açık tabirle, yerimizde sayıyoruz. Hatta modern çağın gelişim hızının gerisinde seyrettiğimiz için, geriye gidiyoruz.

Fenerbahçe rakiplerine göre şanslı aslında. Çünkü doğru kişi/ekip, doğru politika, doğru plan ve doğru uygulamaya sahip oldu bu 16 yılda. Bir farkla; bir arada ve sürekli ol(a)madı asla. En az biri hep eksik kaldı. Neticesi ortada.  

"Fenerbahçe camiası ve daha önemlisi Türkiye, bu 4 sac ayağının bir masada buluşması için uygun değil" diyenler olacak. Ben bu tutucu görüşe asla katılmıyorum. Bilakis, yokluğunda daha büyük fırsat.

Unutmayın, kolu çeken için şans ama makinanın sahibi için cebinden çıkan sürpriz tek kuruş yok.
Devamını oku...

16 Eylül 2014 Salı

30 Kasım 2013: Slaven Bilic'in açıklamaları


Ardından maç sonu Beşiktaş Teknik Direktörü Slaven Bilic'in açıklamaları:

***

Beşiktaş Teknik Direktörü Slaven Bilic, Spor Toto Süper Lig'de Kadıköy'de 3-3 berabere kaldıkları Fenerbahçe karşısında alınan bir puanın önemli bir başarı olduğunu söyledi.

Bilic, maç sonrası düzenlenen basın toplantısında yaptığı açıklamada, harika bir maç ve derbi mücadelesi olduğunu vurgulayarak, "6 gol atıldı. Kırmızı kartlar vardı. Müthiş atmosfer vardı. Müthiş geri dönüşler oldu. Kazanabilirdik de kaybedebilirdik de... İki takımı tebrik ediyorum. Zor bir atmosferde ve deplasmanda bir puan çıkardık. Bu büyük bir başarı. Her ne kadar kazanamasak da alınan bir puan çok kıymetli ve değerli" dedi.

İyi iş çıkardıklarını kaydeden Hırvat teknik adam, "Şimdiye kadar Fenerbahçe belirli puan farkı yakaladı. Ama sadece bizimle yakalamadı. Diğer takımlarla da puan farkı oluşturdu. Hak ederek bunu yaptılar. Son dakika golleriyle bazı maçları kazandılar" ifadelerini kullandı.

"Pas oyununda etkiliydik"

Fenerbahçe'nin muazzam bir fiziksel kapasitesi olduğunu anlatan Bilic, şöyle konuştu:

"Maçta top yerdeyken ve oyun pas  kombinasyonuna döndüğünde biz çok daha etkiliydik. Üstünlük bizdeydi. Ne zaman fiziksel mücadeleye ve düelloya döndü, Fenerbahçe orada kaliteyi koydu. Fiziksel olarak muazzam güce sahipler. İkinci yarı fiziksel üstünlükleriyle bizi geriye ittiler."

Fenerbahçe'nin de puan kaybedeceğini iddia eden siyah-beyazlı takımın çalıştırıcısı, "Her maçı kazanarak devam etmeyecekler. Onların da zor maçları var. Biz kendi maçlarımıza odaklanacağız. Bu akşamki gibi oynamaya devam edersek, basit hatalar yapmazsak, basit goller yemezsek yarışta büyük şansımız olacak. Hiçbir zaman pes etmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

Devre arasında oyuncularına yaptığı konuşmayı aktaran Slaven Bilic, sözlerini şöyle sürdürdü:

"3-2 lehimize olduğunu ve bir oyuncu fazla oynadığımızı söyledim. Avantajımız olduğunu ve rakibin mutlaka risk alacağını aktardım. Yetersiz kaldığımız nokta, rakip baskı yapabilir. Baskı yapmak zorunda. Top bizdeyken veya kazandıktan sonra pas kombinasyonlarını doğru oynamak ve mümkünse iyi penetre etmek gerekiyordu. Kontra çıkışlarda doğru pasları oynayıp tehlike yaratabilirdik. Onları yapamadık."

***

Anlatabildim mi?

Devamını oku...

4 Eylül 2014 Perşembe

Fenerbahçe icra makamından memnuniyet grafiğindeki anormal dağılım

Bu konuyu Fenerbahçe özelinde konuşmak hata olur aslında, yaygın ve genel bir iletişim şekline dönüştü çünkü.

Teknik direktör, yönetici, başkan, kısaca icra makamı; çıkması bir dert, kalması ayrı dert.

İcra makamı. Seçilmiş, atanmış ya da bir fırsata tutunmuş. Vereceği her karar, yapacağı her uygulama bir tercih. Karşılığı ve sonuçları var. Müspet sonuçlar gemiyi ve kaptanı yükseltirken, menfi sonuçlar aksi sonuçlar doğuracak. Yani bir bedeli var.

Halka mâl olmuş kurumlarda şeffaflık esastır ve bu yüzden bir anlamda her karar ve uygulama yoruma açıktır. Eleştiri doğaldır, doğasındadır, hatta lazımdır, şarttır.

Fakat son zamanlarda anormal bir frekans var *memnuniyet* grafiklerinde.

Şöyle izah edeyim;

İstatistikte sürekli olasılık dağılımları mevcuttur. Herkesin anlayabileceği bir ifadeyle; gözleme dayalı sıklıkların, grafiklerde oluşturdukları tepe değerleri ve dağılımı ile sınıflanır.

Bimodal ve Normal (Gauss) dağılım sürekli olasılık dağılımlarından iki tanesidir. Farkları tepe noktası adetleridir. Normal dağılımda tek tepe değeri/noktası varken, bimodal dağılımda tepe değeri/noktası sayısı ikidir. Aşağıdaki şekillerde de bu açıkça görülebilir.



Bu kısa bilgiden sonra hemen konumuza dönelim.

İcra makamından memnuniyet grafiklerinde (histogram) normal olan, verilerin normal dağılım göstermesidir. Yani icra makamından memnuniyet konusunda belirli bir değerde yoğunlaşma, minimumu ve maksimumu ile normal dağılır. Memnuniyet derecesinde en fazla sıklık gösteren değer tepe değeri/noktasıdır. Genel memnuniyet derecesini temsil eder. Ve mesela 10 üzerinden, genel memnuniyet derecesine göre herhangi bir puan olabilir. 

Gelelim Fenerbahçe'ye.

Hikayesini ve sebeplerini şimdilik bir kenara bırakalım. Fenerbahçe'de icra makamından memnuniyet grafiği bimodal dağılıyor. Yani iki tepe değeri/noktası mevcut. Bir çoğunluk, hiç ama hiç memnun değilken, diğer bir çoğunluk toz kondurmuyor icra makamına. Rakamlarla ifade edersek; bir çoğunluk 10 üzerinden 0-3 arasında yoğunlaşırken, diğer çoğunluk 7-10 arasında yoğunlaşıyor. Kutuplaşma da diyebiliriz buna. Aşağıdaki grafik cuk oturuyor mesela:


Bu anormal durumu yorumlayalım şimdi biraz.

Normal şartlar altında, icra makamından memnuniyetin yoğunlaştığı bir derece/puan olur. Bayern Munich diyelim mesela. Taraftarlar için "Bayern Munich icra makamından memnun musunuz?" anketi yapılsa, 0'dan 10'a her puanı verecek olsa da, bir değerde, tepe noktasında yoğunlaşma olur, varsayalım 8 olsun bu. Fenerbahçe'de yapsak aynı anketi, ki yapacağım, tahminen 3 ve 8'de iki ayrı tepe noktası olacak. Bimodal dağılım ve anormal bu.

Peki bunun sebebi ne?

Birden fazla nedeni var. Birikmiş duygular, derinleşmiş bağlılıklar, yaşanan sıradışı olaylar yüzünden bozulan ayarlar ve saire.

Birden fazla nedeni olan bu potada en az olan şey ise rasyonellik. Duygular aklın önüne geçiyor. Ve bu yüzden bir çoğunluk "Artık yeter!" derken, diğer çoğunluk daha sıkı tutunuyor. Oysa hepsi Fenerbahçeli ve onun iyiliğini istiyor. Buluşabilecekleri tel yer rasyonellik. Ama aradaki perdeler bunu engelliyor.

3 ya da 8'de buluşalım ama normal dağılalım desek, nasıl mümkün olabilir bu?

Tek yolu aklı yalnız bırakmak. Fenerbahçe'ye olan bağlılık ve tutku ile gelişen duygulardan bahsetmiyorum. Onlar bize lazım. Ama iletişimde duyguları, başta nefret ve öfkeyi bir kenara bırakmak, olması gerektiği gibi, ne pahasına olursa olsun, sevgi ve neşe tohumları ekmek gerek.

Ve bu anormal dağılımın yarattığı kutuplaşmadan, algıyı yaratanın da, duygularına kapılanın da sorumlu olduğunu unutmamak lazım.

İnşallah bir gün normal dağılalım:)

---

Aslında önce anket yapıp bu yazıda sonuçlarını paylaşmam gerekirdi ama olsun, biz tümden gelelim:)

Anket aşağıda, memnuniyetinizi en yüksek 10, en düşük 0 olacak şekilde puanlarsanız sevinirim. Argümanımızın sağlamasını da yapmış olalım.


Devamını oku...

29 Ağustos 2014 Cuma

Tahmin: Fenerbahçe'de bu sezon kim, kaç gol atar?


Geçen yıl yapmıştım. Bu yıl ısrarlı talepler oldu.
İstatistikler ve tahminlerim yukarıda.
Yorumlarınızı alayım.

Not: Kariyer istatistiklerinde milli takım hariç, resmi kulüp maçlarının tamamı dahildir.
Devamını oku...

24 Ağustos 2014 Pazar

Soğuyamadım

Dört gün önce Twitter'de şunu söylemiştim:
"Nefretin aslolanı gölgelemesi, o nefretle yaşayanın meselesi. Doktora görünmeli. Fenerbahçe için de, ülke için de aynı şey geçerli."
Üç gün önce de bunu:
"Ne zaman, eski günlerdeki gibi, sadece, Fenerbahçe'nin galibiyetlerine sevinip, mağlubiyetlerine üzülürken, daha fazla severek uyanacağız?"

Moda mı oldu yoksa zor günlerin ifrazatı mı bilmiyorum ama, "Fenerbahçe" ve "Soğudum" kelimelerinin birarada kullanıldığı cümleler okuyorum bir süredir. Ve çok üzülüyorum.

Aklım almıyor, böyle bir cümle nasıl kuruluyor. Akla nasıl geliyor, ağızdan/elden nasıl çıkıyor. Şaşkınlığımı ve üzüntümü gizleyemiyorum.

103 gollü şampiyonluktan sonra 7 yıl beklerken, Beşiktaş'tan son dakika gollerini yiyip ağlarken, 2006'da Denizli'de, 2010'da Trabzon maçında, 3 Temmuz ve sonrasında, soğuyamadım.

Ali Şen 7 yıllık hasretin düğün gecesi Oğuz ile Aykut'u kovduğunda, Okocha ve Baliç satıldığında, Uche'nin ve Metin Diyadin'in ayağı kırıldığında, Zico, Tuncay, Alex, Aykut Kocaman, Ersun Yanal ayrıldığında, soğuyamadım.

Yaşananlar doğru ya da yanlış, yönetim/ler, Aziz Yıldırım haklı ya da hatalı, şimdi de Diego'ya lisans mı çıkmamış? Üzülsem de, soğuyamadım.

Çünkü herşeyi ve herkesi, yukarıdakilerin hepsini, Fenerbahçe armasının yanında sevdim. Fenerbahçe ile arama neden alayım?
       
Akıl verme ve kimseyi koruma niyetinde değilim. Herkes kendi penceresinden izliyor ve seviyor Fenerbahçe'yi, sonsuz saygı duyarım ama arada bir şu pencerenin camlarını silmenizi öneririm.

Ne kadar klişeyse de o kadar gerçek; kişiler gelir gider, Fenerbahçe kalır, ki aslolan da onun bekasıdır.

Nefret ve kinle büyümedim. Hep daha çok sevdim. Fenerbahçe'ye sevdalandım ve aramıza kimseyi, hiçbir şeyi sokmadım. Tavsiye ederim. 
  
#237

Devamını oku...

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Bir musibet (Krasic) bin nasihatten yeğdir

Sabah radyoda duydum, Diego'nun lisansı henüz çıkmamış ve bunun için 5+3+1 kuralı nedeniyle Krasic, Yobo, Cristian'ın Fenerbahçe ile sözleşme ilişiğinin kesilmeşi gerekliymiş.

Haberde, bu 3 futbolcunun kulüp bulamamaları halinde, Diego'ya çıkartılacak lisansın 8M€'ya malolacağı söyleniyordu.

Sadece Fenerbahçe'de olmayan, moral bozucu bir problem elbette.

Cristian birkaç gündür izinli, sanırım sorunsuz bir şekilde ayrılabilecek. Yobo ve Krasic ise muamma. Kiralık tekliflerin olduğu ama 2 futbolcunun da yüksek maaşlarının karşılanamadığı söyleniyor. Anlaşılan sözleşme tutarlarının belli bir oranını yine Fenerbahçe ödemek zorunda kalacak.

Toplam maaşları yaklaşık 4,5M€ olan Krasic ve Yobo'nun, korkarım, aşağı yukarı 3M€'luk kısmını yine Fenerbahçe karşılayacak. Formaların tüm geliri Fenerbahçe'ye kalsa ve %100'ü kar olsa 67.500 forma ediyor. adidas'ın payı ve maliyet ile vergi göz önüne alındığında, 150.000 forma yeter mi bu bedeli karşılamaya, emin değilim.

Hadi Cristian beğenilsin/beğenilmesin oynadı, katkı verdi bu kulübe. Yobo -kiralık döneminde- hakeza. Ama Krasic'i kabullenmek çok zor.

Her transfer tutacak diye birşey yok biliyorum. 10 transferden 1-2 tanesi tutmayabilir ve zarar edilebilir. Ama bu transferlerin -artık- daha disiplinli planlarla yapılması gerekmez mi?

Kariyerinde dramatik düşüş yaşayan futbolcular, 30'a az kala ciddi sakatlık yaşayan futbolcular ve bu futbolcularla 32 yaş sonrasına uzayacak kontratlara bir tahdit koymalı artık Fenerbahçe.

Bu 2 kriter yetmez transfer disiplinine. Teknik direktör üstü bir konu bu ve bence yönetim kurulunda ele alınarak ciddi bir disiplin/kural haline gelmeli.

Bugün kesemizi zorlayan ve moralimizi bozan bu durumun bir faydası olacaksa, o da gelecek yıllarda aynı hatalara düşmemek olacaktır.

İnşallah. Maşallah. Amin.

    
Devamını oku...

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Düğün evini cenaze evine çevirmenin dayanılmaz ustalığı

Hepimiz seviyoruz Fenerbahçe'yi. Hepimiz seviyoruz ona hizmet edenleri. Dolayısıyla Aziz Yıldırım'ı, 16 yıllık katkılarından dolayı. Kimsenin bunları ispatlama zorunluluğu yok. Aziz Yıldırım'ın da savunulmaya ihtiyacı yok. Ve bu paragrafı sabit alıp konuşmak lazım şimdi.

Futbolcular sevmiyormuş: Dünya futbolunda böyle bir gereksinim yok. Teknik direktörün *otoritesi* sarsılmadığı ve performans elde edildiği sürece futbolcular paşa paşa görevlerini yapar. Ha, kulubü/takımı futbolcu reaksiyonları ile yönetirsen de, geçmiş örneklere göz atabilirsin. Ayrıca futbolculardan çok olağan şüpheli muhabirler sevmiyormuş ki, göz göre göre fitnelediler Başkan'a doğru/yanlış ne varsa.

Görüşmemesi gereken kişilerle görüşüyormuş: Eski arkadaşıdır, görüşür. Ola ki o isimler Fenerbahçe'nin hassasiyetlerinden biri olsun, izah edilir, eminim Ersun Yanal Fenerbahçe'nin hassasiyetlerine saygı gösterir.

Fazla izin vermiş, takım kötü oynuyormuş: Bahaneden başka birşey değil. Yapılması gereken tek şey teknik direktör otoritesini kuvvetlendirmek. Öğrenci refleksidir, hoşuna gitmezse, öğretmeninin ayağının altına muz kabuğu koyuverir, hele ki fırsat verirsen.

Özel hayatı: Özel hayatı.

Yazıldı/söylendi mi başka klişe?
Geçiniz.

İstikrar için potansiyel gösteren teknik direktörde ısrar etmek faydalıdır. Ama hadi performans alamadığın gerekçesiyle yollarını ayırdın, bunu anladık. Peki 16 yılda görev alan 14 teknik direktörden kaçını performans yetersizliği nedeniyle gönderdik?

Kaş, göz, bıyık.

Bu kulübe Aziz Yıldırım'dan fazla kimse hizmet etmedi. Ama yaptıklarını yıkmakta ne yazık ki oldukça maharetli.

Ünal Aysal teknik direktörüne *rağmen* Sneijder'i aldı 20 Ocak 2013'te. Daha sonra 24 Eylül 2013'te yollarını ayırdı Fatih Terim'le.

17 Mayıs'ta Diego'yu açıkladık, 9 Ağustos'ta Ersun Yanal istifa etti.

Umarım sonu benzemez ve 4. yıldızı hediye etmeyiz.
Ama herşeyden önemlisi, kaostan bıktı bu taraftar.
Huzur istiyor.


Devamını oku...

7 Ağustos 2014 Perşembe

TAHAKKÜM

Biz taraftarız. Zemin kattayız. Duvarın arkasında olanları görebilmek için açımız yetersiz. Olağanüstü haller dışında fazla meraklı da değiliz.

Medya mensupları 1. katta. Ve ancak; müsaade edilen kadarını görmeye, işe yaramaları için bilmeleri gerekenleri öğrenmeye ve kulaktan dolma bilgi artıklarıyla beslenmeye yetecek bir açıya sahipler.

Medya mensupları 1. katta yalnız değil. Aynı katta, kulüp etrafında; hobi, gönül ya da başka ilişkiler nedeniyle bulunan çok yönlü jokerler de var.

2. katta yöneticiler, idareciler ve Fenerbahçe Ailesi'nin tartışılmaz çınarları var.

Ve 3. katta Başkan. En tepede.

Herkes, bulunduğu kattan, sahip olduğu açıyla görüyor olan biteni. Ve tabii herkes gördüğünü biliyor, bildiğini yorumluyor.

Fakat yukarıda bahsettiğim gibi, 1. katın camları biraz buğulu.

Gelmek istediğim nokta şu: Eminim herkes Fenerbahçe'yi seviyor ve onun için en iyisini istiyor. Ama ne zaman yetki ve sorumluluk sınırları aşılarak, buğulu camlardan görülenler üzerinden *birşeyler* yapılmak isteniyor, işte o zaman işler karışıyor. Bunun adı da *tahakküm* oluyor.

Diyor ki; "Bildiğin gibi değil, bu böyle olmaz". Sonra üç kişi daha biraraya geliyor ve olan oluyor.

Buğulu camdan görünenler, artniyetli üfürükler, şekil kazanıyor ve bu yanlış/eksik/subjektif bilgiler zaman zaman en üst katı, yani Başkan'ı etkiliyor. Kötü senaryo da bu.

Bu kulübü Aziz Yıldırım yönetiyor. 16 yıldır gelinen noktada, iyisiyle kötüsüyle, ama çok daha fazla artısıyla tek sorumlu o.

Yönlendirmeye/yanıltmaya *çalışmaktan*, onun ağzıyla konuşmaktan vazgeçin ve onu özgür bırakın artık.

Yetki ve sorumluluk taşımadan sebep olduklarınız kabak tadı verdi.

Ha, unutmayın; zemin kat herşeyi *görüyor*.

#235
Devamını oku...

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Mazallah

1990'ların başında Amerika'nın Irak'a girmesiyle başladı herşey. Hava/kara harekatları, askeri darbeler ve Arap Baharı ile sivil darbeler izledi Ortadoğu'daki çatışma zincirini.

Yıllardır yazılan/çizilen senaryolara dalıp eşeleyecek değilim. Konuya hakimiyetim de okuduğum kitap ve makaleler kadar. Ama insanın aklına gelmiyor değil.
  • Ukrayna ve Rusya arasında tırmanan ve artık dumanı tütmeye başlayan gerilim.
  • Ermenistan - Azerbaycan sınırındaki -büyümesi muhtemel- çatışmalar.
  • IŞİD'in dağınık, orantısız ve tahmin edilemeyen terörü.
  • İsrail'in Gazze zulmü.
  • Suriye'de yıllardır süren ayaklanmalar.
  • Mısır, Libya, Cezayir ve daha birçok yerde dinmeyen huzursuzluklar.

Çin, Rusya, İran, Suriye ittifakı. Karşısında Amerika ve NATO.
Ve ortasında Türkiye.
Sanki vidalar sıkılıyor.
Mazallah diyelim. Mazallah.
#101
Devamını oku...

5 Ağustos 2014 Salı

Arpanin suyu ile otekilestirilmek

Drogba ve Sneijder transferlerindeki iluzyonun aynisi. Kimse, borcu boyunu gecmis, UEFA'dan FFP (Mali Fair Play) cezasi almis bu 2 takimin hangi kaynak ve yollarla caplarini asan transferler yaptigini sorgulamiyor.

Evet Drogba ve Sneijder transferleri isimleri bakimindan sukse yaratan hamlelerdi. Ama mali yapisi gun gibi ortada olan bir kulubun bu transferleri nasil yaptigi sorgulanmaliydi.

Simdi stad ve borsada neler dondugune tekrar girmeyelim. Bu blogda ve Tirajik.com'da sik sik yazildi.

Ayni sey simdi Trabzonspor icin gecerli. Birkac oyuncu sattilar. Yaklasik 11,2 M€ gelir elde ettiler. Ama zaten mali yukumluluklerini yerine getiremiyorlar ve elde ettikleri bu gelir yaraya merhem olacak nicelikte degil.

Gelin gorun ki simdi 3'er 5'er milyon euroları harcamaya basliyorlar. Mansetleri "Bu arpanin suyu nereden geliyor?" sorusu suslemeliyken, "Fenerbahce'nin alamadigi(?) Cardozo Trabzonspor'da!" iluzyonu sahnede, yine.

Reza Zarrab, Ali Agaoglu, Suat Kilic, Erdogan Bayraktar, Recep Tayyip Erdogan ile verilen fotograflar; Wikileaks'te sizan ortulu odenekler, -kendi beyanlariyla- kaynagi belirsiz toplanan(?) paralar, acik beyanlar vs. Pis kokudan fazlasi var. Ama tabii sasiran yok.

Besleyin, buyutun elinizden geldigi kadar. Herkes aslina, basladigi yere doner gunun sonunda nasil olsa. Bakin, 3 yil eziyet edip 2 dogrudan sampiyonlar ligi katilimini caldiginiz Fenerbahce, ekonomik acidan hala rakiplerinin fersah fersah ilerisinde.

Beslediginiz rakiplerimiz ise *ilginize* muhtac hala.


Ben bunlari yazarken, Cumhurbaskani adayi Demirtas "Trabzonspor otekilestirildi" demis. Destana gerek yok, dogru, otekilestirildiler. Devletin *pilot* takimi oldular. Para, pul, hak, hurriyet, ne ararsan. Tersten ama dogru demis Demirtas.

#229
Devamını oku...