Avrupa Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
Avrupa Ligi etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

18 Mayıs 2013 Cumartesi

Hayallerden hedeflere




Twitter'da sordum: "Sizce Fenerbahçe'nin hedefleri mi büyük, yoksa hayalleri mi? Veya hayal kurmadan hedeflere yürünmez mi diyorsunuz?" diye. Gelen cevapları toparlayıp bir şeyler anlatmak da 140 karakterde pek mümkün olmayacaktı, geldik bloga.

Tartışmasız bir şekilde Türkiye'de en büyük potansiyele sahip spor kulübü Fenerbahçe.
Spor kulübü olmasıyla övünüyoruz her şart altında.
Ancak bir gerçek var ki, o da futbolun değil Türkiye'de, dünyadaki en popüler spor olduğu.
Dolayısıyla da futbolda başarı her şeyin önüne geçiyor. Normal bir durum bu.

Peki bizim başarı kıstasımız ne?
Aziz Yıldırım döneminde 2009-10 sezonuna kadar şampiyon olamayan teknik direktörün ertesi sezonu (Werner Lorant istisnası dışında) geçiremediği bir kulüpte, başkanın/yönetimin lig şampiyonluğunu başarılı, geri kalan her sonucu başarısız saydığı bir anlayış demek bu.

Bu anlayışın, o zamana kadar tarihin en büyük Avrupa başarısını yaşatan Zico'yu harcadığı hâlâ hafızalarda olsa gerek. Üstelik sonrasında Aragones'le kaybedilen sezon ve 2. Daum dönemi de cabası. İki teknik adam da şampiyon olamadıkları için ertesi sezonu göremediler.

Peki istatistiklere baktığımızda takım başında 3. sezonunu bitirmek üzere olan Aykut Kocaman neler yaptı?

1 lig şampiyonluğu, 2 lig ikinciliği, 1 Türkiye kupası ve 1 Avrupa Ligi yarı finali yazdı sonuç tablosuna. Haftaya futbol şansı da takımın yanında olursa, bir Türkiye kupası daha eklenecek. Peki bundan önce şampiyonluğu kaçıran teknik direktöre kapıyı gösteren zihniyet, nasıl oldu da Aykut Kocaman'a şampiyonluk gelmese de aynısını uygulamadı?

Hemen Aykut Hoca'nın 3 Temmuz sürecindeki liderliği cevabı verilecektir. Doğru da aslına bakarsanız. Aykut Hoca, futbol şubesini tek başına sırtlayıp götürmekle uğraştı 2011-12 sezonunda. Geride bırakmak üzere olduğumuz sezonda da bunun izlerini hem kendisinin, hem de takımın taşıdığını söylemek yanlış olmaz. Çok yüksek konsantrasyonla oynanan maçların yanı sıra sahada ruh gibi gezinilen maçlar da oldu.

Peki ben olaya başka bir tarafından bakmak istiyorum. 3 bölümlü sezon değerlendirmesinde planlamayı eleştirmiş olsam dahi dikkat çekmek istediğim bir nokta var. Aykut Kocaman daha sezonun başlarında Maraton programında Şansal Büyüka'nın konuğu olmuş ve orada Avrupa Ligi için şöyle bir cümle sarfetmişti:

"Gruptan çıkarsak, ilerleyebiliriz."

Üstelik bu cümleyi sarfettiği esnada Avrupa arenasında sadece bir galibiyeti vardı.
Sorayım: Bu cümle hayal miydi, yoksa hedef miydi?
Biz taraftar olarak hayal bile etmiyorken, Aykut Hoca hedef koymuştu.

TRANSFER MESELESİ

Aykut Hoca'nın iyisiyle kötüsüyle birçok transferi oldu. Bazıları beklediğimizin üstünde katkı yaptı, bazılarından neredeyse hiç faydalanamadık, bazılarının ise performansı çok dalgalı oldu. Peki acaba biz Aykut Hoca'nın her istediği oyuncuyu transfer edebildik mi? İşin bir de bu tarafına bakalım. Yani elde HazardLewandowski ve Mangala gibi üç örnek var, Aykut Hoca'nın istediği ama bizim alamadığımız. Tercih ettikleri takımları görünce de alamamamız normal görünüyor zaten.

Eğer koyduğumuz hedeflere ulaşmak istiyorsak, yönetimin bu sefer küçük hesaplar yapmadan, Aykut Hoca kimi istiyorsa getirmesi gerekiyor. Sezon değerlendirmesinde "Yönetimin görevi, teknik ekibin ve oyuncuların rahat çalışmasını sağlamak." demiştim. Başlangıç noktasının da transfer olduğu gün gibi ortada. Doğru transfer zamanında gelirse, bununla bağlantılı olarak sezon planlaması da istenildiği gibi yapılabilecektir.





HAYALLER VE HEDEFLER

Sık sık taraftar olarak kendimize olmadık misyonlar yüklediğimiz hissine kapılıyorum. Biz bu renklere gönül verenler olarak başarıyı hayal ederiz, isteriz zaten. Hedefi koyması ve uygulaması gereken ise yönetim ve teknik ekiptir. Koyulan hedefi veya uygulamayı beğenmediği anda taraftarın da bunu protesto etme, hatta istifaya davet etme hakkı vardır. Bunu bir kenara koyalım.

Şöyle bir sıkıntı var yalnız; Biz kendi kendimize de hedefler koyar olduk. Bunda geçtiğimiz sezonki yönetim boşluğunun ve taraftarın kulübü sırtlamasının da etkisi büyük. Artık işler normale döndüğüne göre, beğensek de beğenmesek de kulüp başkan ve yönetim tarafından idare ediliyor, saha içine dair kararlar da teknik ekip tarafından alınıyor.

Taraftar olarak biz hayal edeceğiz, isteyeceğiz. yönetim bu doğrultuda hedefi koyacak, teknik ekip de uygulayacak. Gayet basit. Teknik ekibin hayal ettiği, bizim hedef koyduğumuz, yönetimin de uyguladığı herhangi bir şeyin tutma olasılığı mutlaka vardır ama ne kadar sürekliliğe sahip olacağı tartışılır. Veya yönetimin bizi istifaya davet ettiği bir dünya düşünün. İşte öyle bir şey.

İşte bu noktada en başta sorduğum soruya geliyoruz geri. Bence en güzel cevabı sevgili Ozan Cılga (@ozitr) verdi bu soruya:

"Fenerbahçe'nin en büyük sıkıntısı, hayallerinin beklenenden daha kısa bir sürede hedefleri haline dönüşmüş olmasıdır."

Buna da bir karşı argüman geldi. 2008'de CL'de çeyrek finalden sonra EL'de yarı final oynamak için 5 yıl bekledik. 5 yıl kısa bir süre değil diye. Doğru, çok uzun bir süre 5 yıl, ancak iki faktör var direkt bu konuya etki eden.

Birincisi o başarıyı yakalyan Zico'yla sözleşme yenilememiştik. Sonrasında gelenlerle de ne yaptığımız ortada. Oturmuş iskeletin üstüne eklemeler yapacağımıza iskeleti yeni baştan kurmaya çalışmıştık. Dolayısıyla tökezledik ve her darbede hedeflerden uzaklaştık. Koyulan hedefler bir hayal olmaktan öteye gidemedi.

İkincisi de 2010-11 sezonunu şampiyon bitirip, iyi bir kimya yakalamış takımımıza çok da yerinde takviyeler geliyordu. O takım Şampiyonlar ligine gönderilmedi ve dağıldı. Daha alt bütçeli, daha sıkışık bir rotasyonla biz aradan 1 sezon geçince EL'de yarı final gördük. O dağıtılan kadronun neler yapabileceğini siz düşünün.

Bu yüzden hedeflere doğru ilerlerken geçmişte yapılan yanlışlara bir daha düşmemekte fayda var. Tom Kundert'in kaleminden ESPN'in sitesinde yayınlanan ve sevgili Barış Gerçeker'in çevirdiği Benfica yazısında, herkesin futbolunu beğenerek izlediği Benfica'yı bu seviyeye taşıyan Jorge Jesus'ün neden görevde kalması gerektiği anlatılıyor.

Aykut Hoca'nın takımı ne halde alıp nereye getirdiği, elindeki bozulunca yine de bir şekilde tutmayı başardığı, sonrasında da sancılı bir sürece rağmen tekrar çıkardığı seviye ortada. Ha yanlışlar var mı? Mutlaka var, değindik hepsine zaten. Önemli olan yanlışlardan çıkarılan dersler ve bunların nasıl uygulamaya geçirildiği.

Camia olarak sınırsız hayallerimiz ama makul hedeflerimiz olsun. Hedeflere adım adım gidileceğini ve yolda kazalara uğranabileceğini de unutmayalım. En büyük potansiyele sahip camia biziz dedik, değerlendirelim.

Hayal etmek de demiştik değil mi? Herkes hayal edebilir, etmeli de. Çünkü ne demişti Alex de Souza?

"Hayal edebilirseniz, gerçekleştirebilirsiniz."

Artık yapılan hatalardan ders alalım.
Aynı hatalara bir daha düşmeyelim.

Kocaman hayallerimiz gerçeğe dönüşsün.
Devamını oku...

26 Nisan 2013 Cuma

Uefa Avrupa Ligi, Yarı Final: Fenerbahçe-Benfica: 1-0: 4 Olmadığına Üzülme Lüksü





Başlık şaka değil! Avrupa Ligi'nin yarı finalinde, 38 maçtır kaybetmeyen rakibine karşı 1-0'lık galibiyete sevinirken "aslında 4 olabilirdi" diyebilme lüksü bu maçtan sonra bize ait. Gurur duyalım.

MÜKEMMELE YAKIN PERFORMANS

Maç genelindeki oyun iştahına ve mücadele kalitesine kimsenin ağzını açıp tek kelime edeceğini sanmıyorum. Edecek olan varsa ayrıca görüşebiliriz. Her platformda tartışmaya hazırım oyun iştahını ve mücadelenin kalitesini. Peki oyun kalitesi? O tartışılır. Çok daha doğru yapılabilecek işler vardı belki, ama onu da ekstra eforla kapattık. Bunu Avrupa Ligi'nde çoğunlukla yapıyoruz zaten.

Analizin sonunda şöyle yazmışım, geri dönüp hatırlayalım:

"Eğer yenemiyorsak, yenilmemeye oynamak da alternatif çözüm. Yenilmemeye oynamak derken gömülüp sadece savunma yapmak değil kastım. Önde basmak, rakibi bozmak ve baktık ki oynayamıyoruz, o zaman oynatmamak."

Hem oynadık, hem oynatmadık. Bu akşamın özeti budur. Yani oyunun iki yönünde de üstünlük sağladık. Bravo beyler, bravo Hocam!

İLK YARI

Yarı final stresiyle maça başladığımız açıkçası belliydi. Oyuncularımızın alışkın olunan sakinlikte olduğunu söylemek güç, ancak konsantrasyonu hiç eksilmedi sahadakilerin. Bu artı yönümüz. Kora kor mücadele ettik ve rakip ciddi anlamda sindi. Çünkü bizden beklemiyorlardı, bu bir gerçek. Herkesin aklına "rakibi uyutarak sonuca gidiyorlar" o kadar yerleşmiş ki artık, bundan etkilenilmemesi mümkün değil sanırım.

Rakip yine de top oynamaya çalıştı, ama sonra baktılar ki oynayamıyorlar, onlar da bizi bozmayı denediler. Yani oyun karakterini kaybeden biz değil, onlar oldu. İşlemesini bekledikleri plânı uygulamaya koyamamış olmalarının verdiği gerilimle de geri çekilip bize mesafe bıraktılar. Bu da ekmeğimize yağ sürdü.

Sow'un direkten dönen kafasından sonra moral bozulmadı. Kaçan penaltıdan sonra belki bir nebze moral bozukluğu olur diye düşünürken ben, ikinci yarı makine gibi döndük sahaya.

İKİNCİ YARI

Daha 2 dakika dolmadan 2 uzun mesafeli şut gitti karşı kaleye. Derken 3. kez direkleri dövdük. Konsantrasyon kaybedildi mi? Hayır. Moral bozuldu mu? Yine hayır. Ne demiştik geçen hafta analizde, "Nelere dikkat?" başlığı altında? Dönüp bakalım:

"5) Konsantrasyon kaybı yaşamamaya. Moral bozukluğu lüksümüz yok. Kaçan golden sonra kalesinde zor gol gören Newcastle'ın 25 dakikada perişan olduğu gerçeği var önümüzde. İç sahadaki Lazio maçındaki gibi sabırla, konsantrasyonumuzda en ufak bir azalma olmadan maçın sonunu getirmeliyiz."

Konsantrasyon kaybı yaşanmadığı gibi, üstüne bir de gol için yüklenme şiddetimizi artırdık. Nihayet, hakkımız olan gol rakibin ikramıyla geldi. Bravo Egemen!

MAÇIN ADAMLARI

Maçtan önce twitter'da "Gökhan ve Sow öne çıkacak" demiştim. Gökhan bence kariyer performanslarından birini sergiledi bugün. Müthişti. Keza Moussa aynı şekilde çok etkiliydi. Skor tabelasına etkinliği yansımamış olabilir, ama onun hareketliliği dahi yeterli olur diye düşünüyordum. Yeterli olmaktan öteye gitti.

Egemen'i herkes golden dolayı büyük adam ilan etmiş olabilir ama gözden kaçmaması gereken bir nokta var. Egemen Oscar Cardozo'yu sindirdi bu maç. Partneri Yobo da enfes bir maç çıkarttı.

Tabii ki görünmez kahraman Mehmet Topal. Pazartesi günü yazdım. Topal bu takım için çok önemli diye. Kora kor fiziksel mücadelede gördük önemini. Bir kez daha bravo!

Bunun dışında Kuyt ve oyundan çıkana kadar Meireles'in bu seviyenin oyuncuları olduklarını takıma ve taraftar hissettirmeleri de bize ayrıca özgüven aşıladı.

ZAYIF HALKALAR

Ziegler ve Cristian'ın bu başlıkta yer almalarının sebebi, diğer oyuncular kariyer zirvesi yaparken, onların standartlarının üstüne çıkamamış olmasından kaynaklı tamamen. Takımda standartını vermesi gereken iki tecrübeli oyuncumuzun yanında kariyer zirvesi yapması gereken sekiz adama daha ihtiyaç vardı. Bugün galibiyette iki kişinin standartlarının üstüne çıkamamış olması mazur görülebilir, ama rövanşta ve umarım sonrasında finalde, kimsenin standartlarının altında kalma lüksü yok. Buna dikkat!

RÖVANŞ

Webo, Mehmet Topal ve büyük ihtimalle de Meireles'ten yoksun çıkacağız. Rotasyon dar, ama bir şekilde doğru kadro çıkacaktır. Yapmamız gereken aynı disiplini ve soğukkanlılığı sahaya yansıtmak olacak. Daha fazlasına ihtiyacımız yok. Kadro ve olasılıklar üzerine kafa yoracağımız bir yazıyı sizinle paylaşabileceğimi umuyorum hafta içi.

SONUÇ

Başlıkta da dediğim gibi. 1-0'lık tabela aldatıcı. 4-0'la gidiyor olmalıydık deplasmana. Bu oyunun hakkı buydu açıkça söylemek gerekirse. 1-0 için çok garanti bir skor demek mümkün değil, ancak aynı konsantrasyonu sergilediğimiz takdirde bu turu cebe koymamamız için ortada hiçbir neden yok. Eğer sene içerisinde teknik direktör takımı olma yolunda büyük adımlar attıysak, o adımlar dar rotasyona rağmen meyvelerini verecektir.

NOT: Bu yazı özelinde "ben demiştim" havası oluşmuş olabilir bazı noktalarda. Takımın benim doğru olduğuna inandığım şeyleri uygulayarak iyi sonuç almış olması tabii ki benim adıma sevindirici, ancak benim doğrularımla olmasa da takımın kazanması, iyi sonuç alması her şeyin önünde. Bilinsin istedim.
Devamını oku...

12 Nisan 2013 Cuma

UEFA Avrupa Ligi, Çeyrek Final: Lazio-Fenerbahçe: 1-1: Yarı final!




Avrupa Ligi'nin yarı finali! Evet, rüya değil. Şaka hiç değil. Gerçekten son 4 takım arasındayız. Şimdi bir alıntı yapmak istiyorum:

"Geçen sezon, özellikle bizi Şampiyonlar Ligi'ne göndermeyenlere de Yarı Final'den bir selam olsun demek lâzım herhalde."

Bu cümle, nereden nereye geldiğimizin çok güzel bir özeti. Bu maç özelinde eleştirilebilecek çok şey olabilir ve eleştirilmesi de doğrudur. Bu maç özelinde yanlışlarımız oldu, bunu inkar etmeye gerek yok. Esas vurgulanması gereken ise Aykut Hoca'nın doğrularındaki ısrarın getirdiği başarıdır.

Bu yazıda maç analizi yapamayacağım. Maçı sakin kafayla bir kez daha izleyip, yarı finaldeki rakibimizin analizinde "önceki turlardan ders çıkarmamız gereken noktalar" başlığında detaylarıyla incelemek daha makul olur diye düşünüyorum.

Daha önce hiç ulaşamadığımız bir noktadayız. An itibariyle de kura çekimine 12 saat var. Şimdi sevincimizi sonuna kadar yaşayalım. Kura çekiminden sonra yine olağan halimize döneriz zaten.

Teşekkürler Fenerbahçe, teşekkürler Aykut Hocam!
Devamını oku...

5 Nisan 2013 Cuma

UEFA Avrupa Ligi, Çeyrek Final: Fenerbahçe-Lazio: 2-0: Yarı finale doğru




İki tip maç yazısı çok zor oluyor. En zoru kaybedilen maçtan sonra sinirlere hakim olmaya çalışarak yazılanı. Böyle adamı sarhoş eden cinsten galibiyetleri de yazmak inanın çok zor. İnsan gereğinden fazla gaza gelmemek için kendini sıkma gereği duyuyor. Biraz tam sonuç gelmeden zafer sarhoşluğuna kapılmamak adına belki. Bu belki de Aykut Kocaman'ı anlamak, henüz adını koyamıyorum.

İLK YARI

Bizi tanıyan Petkoviç'in takımından önde baskı gelmemesi şaşırtıcı olurdu. İlk 15 dakika önde karşıladılar, hataya zorladılar, ama "Aman Allah'ım" diyeceğimiz bir pozisyonla karşılaşmadan bunu atlattık. Anahtar kelime sabır olacak diyorduk. Sabırla top çevirdik, boş adamı bulduk, önde yaptıkları baskıya fiziksel dirençle karşılık verdik. Orta üçlümüz, Cristian dahil parladı ve üstünlüğünü kabul ettirdi rakibe.

Kompakt oynadık. Doğru oyunla rakibi oyunu soğutmayı denemeye zorladık. 30. dakikaya kadar tempoyu da kademe kademe artırarak devam ettik. Sow'la direği dövmemiz golü bulacağımızın habercisiydi. 30-45 arasını ise harcanan efora rağmen çok belirgin bir düşüş yaşamadan tamamladık. Bu da konsantrasyonun ne kadar üst düzey olduğunun göstergesi zaten.

İKİNCİ YARI

Ben yine benzer bir senaryo beklerken rakibin en atlet orta saha oyuncusu olan Onazi ikinci sarıdan atıldı. Üstünlüğü 60. dakikadan sonra ele alır, sonuna kadar da zorlarız diye düşünmüştüm, ama kontrol tamamen bize geçti kırmızı karttan sonra. Meireles'in plasesi de direkten dönmeseydi bu maç çok daha erken kopabilirdi. Skoru geç bulmamıza rağmen değinilmesi gereken bir nokta var: Çok akıllı oynadık. Bunu üstüne basa basa, tekrar tekrar söylerim gerekirse. Aklımızla oynadık. 10 kişi kalan takıma karşı amaçsızca yüklenmedik. Lüzumsuz top şişirmedik, aksine uzun oynadığımızda doğru diagonaller attık hep.

KİLİT AÇAN 4-4-2

Hafta sonu Akhisar karşısında 4-4-2 gibi oynamaya çalışırken neyi yanlış yaptıysak, bu sefer hepsini doğru yaptık. Kapanan rakibe karşı doğru hamle buydu, önce Aykut Hoca'nın hakkını teslim edelim. Caner'in oyuna girişi çok olumlu etki yaptı. Yine paniklemeden, şuursuzca yüklenmeden, sayısal avantajımızı kullanarak, pas yaparak rakibi yorduk. UEFA'nın çizgi hakemi uygulaması ise nihayet bir işe yaradı, ve haklı penaltıyı gole çevirerek avantajı yakaladık.

1-0'ken "2 olursa baldan tatlı" dedim. O da oldu ve cidden baldan tatlı oldu. Avrupa Ligi'nin belki de en iyi deplasman takımı olarak gösterilebilecek Lazio'yu gol yemeden, gol yememeyi bırakın, çok korkunç bir pozisyon vermeden net bir skorla iç sahada yenmenin tadını çıkartmamız gerek. Bu hakkımız. Gurur duyalım hem takımla, hem de Aykut Hoca'yla.

SONUÇ

Umduğumuzdan daha iyi bir skorla, seyircisiz deplasmana gidiyoruz. Avantaj bizden yana. Aynı disiplini ve anlayışı sergilediğimiz takdirde beraberliği bırakın, yine galip gelerek dönmemiz işten bile değil. Galibiyeti isteme sebebim de puanımızı artırarak üst torba kovalamak. Braga bile sadece Avrupa Ligi başarısıyla 2. torbaya ulaştıysa biz neden yapmayalım, neden o istikrarı kovalamayalım? Biraz fazlasını istemek de şu anda hakkımız diye düşünüyorum.

Bir not taraftara: Tek kelimeyle mükemmeldiniz. Muazzam bir tribün vardı gerçekten. Destek, hakeme ve rakibe tepkilerle ne kadar müthiş olduğunuzu bir kez daha ortaya koydunuz. İmreniyorum ve çok üzülüyorum bu maçları yurt dışından, bilgisayar ekranından takip ediyor olduğum için.

Ve Aykut Hocam: Öncelikle iyi ki doğdun KOCAMAN ADAM. Bütün yaşananlara, olup bitenlere rağmen bizi buralara getirdiğin için çok teşekkürler. Ekim ayında bu konumda olacağımızı söyleseler birçokları inanmazdı. Sen inandın, inat ettin, doğru bildiğinde ısrar ettin ve bizi bu noktaya getirdin. Belki kupayı kazansak dahi senin eserin olmayacak bazı ulemalara göre. Varsın olmasın, ama şu zafer sarhoşluğu için dahi sana teşekkür etmek boynumuzun borcu. Tekrar nice senelere Hocam!

Bir ufak not daha: Bir 90 dakika daha var belki, ama yarı finale giden yolda, rövanşa büyük bir avantajla çıkıyoruz. Bu gece sevinelim. Tamam, hatta yarın da sevinelim, ama sonra önümüze bakalım. Aynı ciddiyetle, aynı disiplinle ve en önemlisi aynı istekle devam ettiğimiz sürece önümüz çok açık. Ben inanıyorum.
Devamını oku...

25 Mart 2013 Pazartesi

Uefa Avrupa Ligi - Çeyrek Final: Lazio Analizi.




Lazio analizi yazmak isteyen herkes oturup 1-2 Lazio maçı izlemeye çalıştı tahminimce. Ben iki maç seyrettim, 6 sayfa not çıkarttım ama çıkarttığım 6 sayfa not dahi sıkıntıdan bayıldığım ve maçlar esnasında esnemekten ağzımın ayrıldığı gerçeklerini değiştirmeyecek. Özetle: Dünyanın en sıkıcı rakibiyle oynayacağız!

Rakibimizin bir önceki turda deplasmanda oynadığı Stuttgart maçı ve hemen sonrasında ligde iç sahada oynadığı Fiorentina maçları üzerinden yola çıkarak bazı şeyleri aktarmaya çalışacağım. İki üst üste maçı seçmemin esas sebebi ise, rakibin bizimle oynayacağı maçlar öncesinde çok çetin maçlar oynayacak olması. Bizimle yapacakları iki maç arasında Roma derbisi, ikinci maçtan sonra da iç sahada Juventus maçları var. Şampiyonlar ligi yarışı için bu maçlardan mutlak galibiyet çıkartmak zorundalar ve arada da bizimle oynayacaklar. Kadro rotasyonlarının bu trafiği kaldırıp kaldıramayacağını hep birlikte göreceğiz. Hele ki Roma derbisi sıralama için de çok önemli, zira ligde Roma'nın gerisine düşmüş durumdalar ve kaybederlerse Avrupa Ligi'ni dahi riske atmış olacaklar. Hoş biz de şampiyonluk yarışının içinde kalma çabası içindeyiz ve rakiplerimiz nispeten daha zayıf olsa da kazanmak zorundayız. Yine de onların bu süreçte daha çok yıpranacakları bir gerçek.

STUTTGART DEPLASMANI

İzlediğim iki 90 dakikadan nispeten daha çekilebilir olanı buydu. Ne yaptığını bilen, iyi bir deplasman takımı vardı sahada. Genel dizilişleri olan 4-1-4-1'i kullanmadılar. Top rakipteyken 4-4-1-1, top onlara geçince 4-2-3-1 oldular. Yani esnek bir 4-5-1 kullandılar ve bunu da alan daraltmadaki başarılarının yanına "driver" kanat oyuncuları sayesinde yaptılar. Sahaya da çok simetrik yayılmadıkları için genelde şöyle bir görüntü çıktı ortaya:




Görselde Kozak daha sola doğruymuş gibi görünse de önde çok hareketli. Stuttgart maçı özelinde Ederson'a ceza sahasına girme imkanı tanımak için daha çok sola açıldı. Rakibi genellikle önde karşıladılar, Candreva ve Lulic kapılan toplarda hemen fırlayarak kaleye yönelmeyi düşünen kanat oyuncuları. Önde baskıyı da bu oyuncular başlatıyor. Zaten attıkları gollere bakanlar, gollerin rakiplerin hatalarından geldiğini farkedecektir. Stuttgart maçındaki ilk golde daha ortada pozisyon bile yokken atılan bir yanlış top Ederson'da kalıyor ve vuruşunda gol. 2. golün ise Stuttgart'ın 4-4-2'ye dönmesinden bir dakika sonra gelmiş olması ironik. Orta sahada boşluk bulunca ileri fırlayan Onazi golü atıyor.

Maç boyuna pres yapmaya çalışan, önde top kovalayan, ancak neredeyse hiçbir şey üretemeyip sadece üç pozisyona girebilen Stuttgart'ı siliyorlar sahadan. Temelde tempoyu düşürüp oyunu soğutarak yapıyorlar, yani birçoğumuzun tabiriyle çirkin futbol oynayarak.

Tempoyu düşürüyorlar derken, istedikleri zaman artırabiliyorlar da. Stuttgart maçının ikinci yarısının başlamasıyla birlikte rakibi karşılama mesafelerini öne çektiler. Bunda skor üstünlüğüyle rakibi yıldırma isteğinin de etkisi vardı, ve 10 dakika sonra meyvesini de 2. golle aldılar. Sonrasında rakibin oyundan düşmesini çok iyi kullandılar, iki dörtlü blok halinde kapanıp kontra aradılar. Hele ki Ederson-Ledesma değişikliğinden sonra tam bir defansif 4-5-1'e dönüştüler ki 4-2-4 gibi dizilip gol aramaya çalışan Stuttgart orta sahayı tamamen onlara teslim etti.

Deplasmanda bu skoru alırken özen gösterdikleri noktalar; Alanı daraltmak, doğru baskı yapmak, pas hatalarını en aza indirmek, tempoyu istedikleri gibi ayarlamak ve disiplini hiç bırakmamak oldu.

FİORENTİNA YENİLGİSİ

Stuttgart'ı deplasmanda yendikten sonra iç sahada Fiorentina karşısında darmadağın oldular. Oynadıkları oyun nispeten aynı, ama rakip çok daha doğru oynayınca bu sefer sahadan silinen onlar oldular. Fiorentina anlayış olarak bize benzeyen bir takım, dolayısıyla bu maçın bize birçok doğruyu göstereceği düşüncesindeyim.

Klasik dizilişleri olan 4-1-4-1'le sahadalardı bu sefer. Kırmızı kart cezalısı Candreva'nın yerine Alvaro Gonzalez'i tercih ettiler. Önde de Avrupa Ligi golcüsü Kozak'ın yerine daha savaşçı karakterli Floccari oynadı. Yani aşağı yukarı şöyle yayıldılar sahaya:





İlk 15 dakika öylesine göstermelik bir baskı yaptılar. Bu esnada Fiorentina topu çok akıllıca çevirdi, sabırlı davrandılar, top hakimiyetini rakibe teslim etmemek adına tempoyu biraz düşürdüler. Lazio baskısı kesilir gibi olunca da yavaş yavaş topla çıkmaya başladılar. 20. dakikada da ilk organize atakla golü buldular. Pas oyunu oynayıp, tempoyu biraz artırabilen bir takımın Lazio'yu nasıl tek ayak üstünde yakalayabileceğinin güzel bir örneğiydi goldeki organizasyon. Buradan izlemek mümkün:



Lazio geri düşünce reaksiyon gösteremedi. Candreva'nın yokluğu ve Lulic'in 35. dakikaya kadar alıp gidecek alan bulamamasınından dolayı karşı kaleye istedikleri gibi gidemediler. Kanatlardan gidememenin üstüne Ederson'un topsuz oyunda kaybolması, Ledesma'nın sürekli pres yapma hevesiyle yerini kaybetmesi sayesinde orta alan hakimiyetini tamamen eline geçiren Fiorentina, Lazio'ya top oynatmadı. İlk yarının son 10 dakikasında biraz kıpırdanır gibi oldularsa da rakibe diş geçiremediler.

İkinci yarı Ederson-Kozak değişikliğiyle 4-4-2'ye dönüp, 5 dakika sonra da serbest vuruştan 2. golü yemeleriyle tamamen oyundan koptular. Fiorentina o dakikadan sonra tempoyu iyice düşürdü, ama Lazioluların da bir şeyleri değiştirmeye hevesi yok gibiydi.

Bu maç özelinde Lazio'nun neleri yanlış yaptığından çok Fiorentina'nın neleri doğru yaptığı önemliydi benim için. Zira dediğim gibi, tarzlarımız benziyor. Onlar da topla oynamayı seviyorlar, tempoyu oyunun belli bölümlerinde artırıp, belli bölümlerinde düşürüyorlar. Diziliş olarak sezon başında daha çok 3-5-1-1'i tercih etmiş olsalar da son haftalarda, oyuncu tercihlerini değiştirmeden, 4-3-3'e dönüş yaptılar. Onların doğrularının, Stuttgart'ın da yanlışlarının üzerinden giderek ne yapmamız ve yapmamamız gerektiğine bir bakalım.

NE YAPMALIYIZ - NE YAPMAMALIYIZ?

Fiorentina üzerinden gidelim. Bir kere en önemlisi; açık alan bırakarak şuursuzca saldırmaya yeltenmediler. Topsuz oyundaki hareketlilikleri sayesinde de hem rakibi çabuk bozdular, hem de paslar hep doğru yere gitti. Disiplini de hiç elden bırakmayarak rakibin en kaliteli bölgesi olan orta sahasını çökerttiler.

İleride soldan sağa asimetrik dizilen Ljajic-Jovetic-Cuardado üçlüsü, top kullanma becerisi çok sınırlı olan Lazio savunmasını mutlaka rahatsız etti. Bizdeki Sow-Webo-Kuyt dizilişine çok benzer yayıldı bu üçlü ileri. Orta üçlüden de Valero sık sık ileri destek verdi ki bizde de Cristian bu rolü üstleniyor. Videodaki golün organizasyonda Ljajic-Valero ve Jovetic üçlüsünün nasıl hareket ettiğine bir bakın. Sağ tarafları Pereirinha oynadığı sürece çökmeye çok müsait. Buna ayrıca değineceğim.

Biraz da Stuttgart'ın yanlışlarına bakalım. Disiplini elden hiç bırakmamak gerekiyor. Topla çıkarken bir anlık dalgınlık veya en ufak hatayı hemen cezalandırabiliyorlar. Stuttgart önünde Ederson'un attığı ilk gol bunun en iyi örneği. Alanı iyi daraltmak ve top kullanma becerisi yüksek olmayan savunma hattını rahatsız ederek hataya zorlamak şart. Yani top yaparak rakibi dağıtmanın yanı sıra önde doğru baskıyla top kapıp rakibi tek ayak üstünde yakalamak mümkün.

Rakibin oyuncu tercihlerinin de bizim oyunumuza çok etkisi olacağı düşüncesindeyim. Sakat olan sağ bek Konko'nun yetişmemesi bizim lehimize olur, zira Pereirinha ciddi anlamda en sıkıntılı oyuncularından birisi. Stoperlerin yokluğundan da Cana'yı stoper oynatmak durumunda kaldılar ki, Cana doğal pozisyonu olmadığından dolayı çok sıkıntı yaşadı o bölgede. Bunun dışında santraforda ilk tercih Klose'nin sakatlığı var ve yetişmesi hâla şüpheli. Hoş Avrupa Ligi'nin en golcü oyuncusu Kozak var ellerinde alternatif olarak, dolayısıyla bu büyük bir sorun değil onlar için.

Kontrollü oyun prensibimizin ve top hakimiyetimizin oyunu domine etme yolunda bize çok yardımcı olacağını düşünüyorum. Elenmeyecek bir rakip asla değil, ama disiplini hiç elden bırakmadan oynamamız gerekiyor. Avrupa Liginde oyuncularımızın sahaya yansıttığı ekstra konsantrasyon bu bakımdan avantajımız.

OYUNCU TERCİHLERİ VE DİZİLİŞ

Az çok herkes biliyor artık nasıl çıkacağımızı maçlara. Webo ve Mehmet Topal iyileşmiş, Meireles de cezasını tamamlamış olacak. Yani Avrupa Ligi söz konusu olduğunda tam kadro çıkabileceğiz sahaya, ki bu çok güzel bir şey. Olur da Mehmet Topal %100 hazır olmazsa da umarım Salih'i izleme fırsatımız olur Selçuk yerine. Zira top yapabilen bir orta sahanın onları nasıl oyundan düşürdüğünün en taze örneği Fiorentina maçı. Geriden topla çıkarken hata yapılmaması, uzaklaştırılan topların da gelişigüzel vurulmaması şart. Yani Bekir-Yobo ikilisi oynarsa şayet, Bekir attığı toplarda daha seçici ve dikkatli olmalı. Yobo da Antalya maçında rakibin önüne indirdiği topa benzer pozisyonları vermemeli. Çünkü rakibin en önemli silahı ileride kaptıkları toplar.

RİSK ALMAK GEREKİRSE

Olur ya hani belli mi olur, bazı şeyler yolunda gitmez, işleyen düzenden çıkmamız ve risk almamız gerekebilir. Rakibi çok ciddi şekilde baskı altına almak durumunda kalabiliriz. Geçtiğimiz hafta Hırvatistan-Sırbistan maçını izleyenler, Hırvatların sahaya yayılışını ve ilk yarıda Sırpları nasıl baskı altına aldığını farketmişlerdir. 18 yaşındaki Kovacic'i savunmanın önüne yerleştirip, Kranjcar-Modric-Rakitic üçlüsüyle rakibi sürklase ettiler. İleride de Mandzukic ve Olic stoperlere basıp, çıkmayan bekleri de bir hayli rahatsız ettiler. Bu maça değinme sebebim ise Lazio'nun yapı olarak Sırp milli takımını bir hayli andırması. Yani benzer bir baskı ve yüklenme şekliyle dağılabilirler. Hele ki skor üstünlüğünü rakibe verirlerse çok kolay konsantrasyonlarını kaybedebiliyorlar. Rakibi çok bunaltıp skor yakalamamız gerekiyorsa Caner-Salih-Meireles-Kuyt dörtlüsünün önüne Sow ve Webo yerleştirilebilir. O baskı mutlaka sonuç verecektir. Hoş bana kalsa ben baştan da böyle başlayıp rakibi ilk maçtan harcamak isterim ama Aykut Hoca çok daha sabırlı ve kontrollü yaklaşacaktır.

SONUÇ

Son 24 yılın en kötü Lazio'su dense de siz pek inanmayın. Çok sıkıcı olabilirler, ama sonuca gitmeyi de çok iyi biliyorlar. Teknik direktör Petkovic'in bizi tanıyor olması onlar adına avantaj, ancak onun da elinde Young Boys'daki gibi haldır haldır basabilecek, çılgınca saldırabilecek bir kadro yok bu sefer. Her şey ortada ve daha az hata yapan kazanacak. Biz daha yetenekliyiz belki, ama onlar asla boş bir takım değiller.

Bir not da taraftara: İstanbuldaki ilk maç tempo olarak çok düşük olabilir. Homurdanmadan, sabırla, oyunculara baştan sona destek olmak şart. Rakibin her şart altında oyunu soğutmak isteyeceğini akılda tutarak desteği kesmemekte fayda var. Tempo çok düştüğü takdirde taraftarın takımı oyunun içinde tutması ve hareketlendirmesi gerekebilir, bunu unutmayalım.
Devamını oku...

15 Mart 2013 Cuma

Son 16: Fenerbahçe-Viktoria Plzen: 1-1: Salih ve Çeyrek Final




Kadrolar belli olunca söylenmeye başladım, yalan yok. Bu maçta rakibin saldıracağını ve bizim ilk maçtaki 11'le sahada olmamamız gerektiğini savunuyordum başından beri. Neticede rakip saldırdı, biz kapanmak durumunda kaldık, çünkü sahadaki oyuncu kadrosu onu işaret ediyordu. Baskı yedik. Topal sahanın yıldızıydı ki, sakatlandı. Öncelikle büyük geçmiş olsun. "Turu geçelim ve sakat vermeyelim" tek temennimdi, sakat verdik, ama oyuna giren bambaşkaydı.

SALİH UÇAN

Blogda yazmaya başlamadan çok önce ben Salih demeye başladım. İstedim, hep istedim. Tek sakat/cezalımız dahi olduğu maçta Salih dedim hep. Belki yazmaya cesaret edemedim, Aykut Hoca doğru zamanı bekliyor dedim, ama gerek ilk maç, gerek bu maç için hep Salih dedim. Topal'ın sakatlığında kısmet oldu oyuna girmesi. Girdi, oyunun çehresi değişti, Sow'a bir gollük asist yaptı, olmadı. Baktı ki olmuyor, kendi attı. Ağlattı, sanki hepimizin çocuğu üniversiteyi kazanmışçasına bir gurur yaşattı. Bravo Salih! Koçum benim!

İKİNCİ YARI VE 1-1 

60'a kadar pozisyon bulabilecek bir yapıdaydık. Özellikle rakibin golü gelene kadar. Rakibin golü geldikten sonra çok gömüldük. Hem de Fenerbahçe'ye yakışmayacak şekilde gömüldük. Eğer herkes "kalp hastası" olduysa o golden sonra, taraftar genelinde büyük sıkıntı var demektir. Goldeki hata zincirini benim söylememe gerek olmasa dahi, Bekir o topu taca atmalıydı, Volkan da daha erken hamle etmeliydi.

Volkan için bunları demekten ben usandım açıkçası. Çok iyi kaleci, müthiş kaleci, ama %100 olmadan oynadığı için takıma zarar veriyor. Ameliyatını ol lütfen Volkan. Mert bu işi yapabilecek kapasitede.

1-1 VE SONRASI

Kapanmamız ciddi anlamda açıklanamaz bir durum. İki soruyu doğuruyor. Neden kapandık? Neden Aykut Hoca müdahale etmedi? Aykut Hoca bu kapanmaların oyuncuların skor koruma psikolojisiyle oluştuğunu, kendi direktifi doğrultusunda olmadığını söylemişti. Öyle farzedelim. Peki neden Sow'u çıkartarak defansif 4-5-1'e döndük son dakikalarda o zaman? Skor korumayı, oyunu geride tutmayı yeterince beceremeyen takıma savunma yaptırmak ne kadar mantıklıydı?

Hiç mantıklı değildi. Kâbus gibi bir son bölüm seyrettik. Takım kapandı, rakip bastırdı, biz terledik ama değişiklik gelmedi. Çözüm basitti halbuki. Ruh gibi gezen Cristian oyundan alınıp bir açık alan oyuncusu (Krasiç) sokulsaydı, kontraya meyilli bir duruma geçecekti takım illa ki. Peki biz ne yaptık?

Hiçbir şey. Oyuna olumlu etki eden bir değişiklik yapmadık. Sow-Topuz değişikliğiyle ise tam bir 4-5-1'e döndük ve üstelik bunu en büyük gol tehdidimizi oyundan çıkartarak yaptık. Rakibe "daha rahat gel" dedik böylelikle. Elimiz yüreğimizde izlemeye devam ettik haliyle de. Rakip yüklendi, kaçırdı, Volkan seyretmeye devam etti ama biz bir sonunda geçen taraf olduk. Kırılma noktasını da bence atlattık böylece. Bundan sonra her rakip aynı.

OLASI RAKİPLER

Bizimle birlikte Rubin Kazan, Basel, Tottenham, Newcastle, Chelsea, Benfica ve Lazio kaldı çeyrek finale. Hiçbir rakip kolay değil. Hepsi birbirinden zor hatta. Zaten çeyrek finale çıktığınız herhangi bir turnuvada kolay takım kalmaz. Dolayısıyla kimi çektiğimizin bir önemi yok. Önemli olan bizim ne yapacağımız. Belli olunca rakibimizi enine boyuna inceleyecek vaktimiz olacak.

SONUÇ

Başarılı deplasmanların üstüne kötü iç saha maçları oynadık. Taraftarın eksikliğini hissetik mi? Kesinlikle. Neyse ki taraftar geri dönüyor bir sonraki tura. Kura şansı yanımızda olursa "Road to Amsterdam" deriz demiştim, o şans umarım bizim yanımızda olur. Her şeye rağmen Avrupa Liginde çeyrek finaldeyiz. Üstelik çeyrek final maçlarında cezalımız yok ve sakat olan santraforumuz dönecek.

Bu maç özelinde oyunu çok ağır eleştirmiş olabilirim. Kadro rotasyonu da dardı, ama gerekli müdahalelerin yapılmadığı görüşündeyim. Hele ki maçın 90 dakikada biteceği belliyken 2. golü atmak yerine 1-0'ı savunmaya çalışmamızın bize nasıl geri döndüğünü gördük. Bu takım final oynayacak kapasitede ama topu rakibe verdiğinde değil, topa sahip olduğunda. Bundan ders almak şart. Deplasman golüyle avantaj sağlamış olan Şampiyonlar Ligi takımlarının dağılışarını gördükten sonra bu konuda daha dikkatli olmamız gerekirdi ama olmadık. Hoş, rakip nispeten daha ciddi olunca işine daha sıkı sarılan bir takımımız var, ve şimdi hiç kolay rakip kalmadı.

http://twitter.com/firataktav
Devamını oku...

9 Mart 2013 Cumartesi

Rakip: Rehavet


Rakip Plzen'i ilk defa Fenerbahçe'ye karşı izledim.
Ancak buraya kadar gelirken elde ettikleri veriler saygıyı hak ediyordu.

Bilenlerden okuduğum kadarıyla sol bekleri cezalıydı ilk maçta ve sağ bekleri onun yerine geçince, takım içinde 4 kişinin yeri değişiverdi. Takımın % 40'ı eder ve koordinasyonun bozulması için yeterli.

Biz çok iyiydik, evet.
Ama iş bitmedi.

Kaygım; maç sonu Caner ve Salih'in açıklamaları.

10 dakikalık video aşağıda:


Her maçın ayrı bir canı, yüreği var.

Eksiklerin gelmesiyle koordinasyonunu yakalamış, kaybedecek hiçbir şeyi olmayan bir Plzen, futbol şansını da yanına alırsa terletebilir bizi.

Mazallah; yiyeceğimiz ters bir gol ile maç yeniden başlar Kadıköy'de ve deplasmanda atılan gol riski bizim bağrımızda kalıverir.

Allah korusun tabii.

Şu satırları bana yazdıran Caner ve Salih'in açıklamaları.
Futbolun affetmediği yegane şey rehavet.

İlk maçın ciddiyeti ve konsantrasyonu ile çıkarsak, çeyrek finale kalacağımızdan kuşkum yok.

Umarım Caner ve Salih hatalarını anlar ve inşallah sadece ikisi böyle düşünüyordur.

Bu konuda Aykut Hoca'ya itimatım tam.

İnşallah, maşallah, amin.


Devamını oku...