4-2-3-1 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
4-2-3-1 etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Ağustos 2013 Çarşamba

Şampiyonlar Ligi Play-off: Arsenal - Fenerbahçe: 2-0: Büyük sahnenin dışında kalmak.





Zaten kendi evimizde 0-3 mağlup olunca çok bir şey beklemeden geldik bu maça. Biraz daha konsantrasyon, biraz daha etkili oyun, biraz daha istek bekledi taraftar sadece. Neticeden bağımsız olarak hem de. Takım bugüne kadarki resmi maçlarda olduğu kadar göründü. 30-40 dakika kadar diri, sonrasında sahada olmayan bir oyuncu grubu. Kenardan yine gelmeyen, veya gelmesi geciken müdahaleler de tuzu biberi oldu.

İLK YARI

Takımın nispeten istekli başladığını söylemek yanlış olmaz. Hele ki İstanbul'daki oyunla karşılaştırdığınız zaman arada büyük fark vardı. Yine de kısa süreli oldu ve devamı gelmedi. Yine ileride tek santraforla orta saha arası mesafe çok açıktı, Emenike bir kez Wilshere'a pres için yaklaştı  ilk 5 dakika içinde. Walcott'a tedbir olarak da Kuyt Caner'in önünde solda başladı. Bu esnada da sağda olan Sow ilk başlarda Monreal'e üstünlük sağlasa da bunun devamını getiremedi.

11. dakikada ilk kez ciddi bir tehlike yarattık. Caner'in sürüklediği toptan gol çıkartmış olsak belki bir şeyler olabilirdi. Burada Caner'in son top tercihi de biraz garip. Geçen sene Lazio maçında daha zor açıdan kaleye vuracak özgüveni olan Caner'in burada daha uygun açıdan vurmamayı tercih etmesi benim garibime gitti.

18. dakikada Bruno Alves topla bir hayli çıkmak zorunda kaldı, ki bunun da sebebi orta sahadan hiç kimsenin savunmaya yeterince yanaşmamasıydı. 2 dakika sonrasında da Emenike kaleye yaklaşık 30 metre mesafede rakip oyuncuyu indirmek zorunda kaldı. Sanırım sorunun yine orta sahanın olanı biteni izlemesi olduğunu söylememe gerek yok.

İlk gol gelene kadar hücumda 4-2-3-1, top rakibe geçince de Meireles'in ileri fırlamasıyla daha 4-1-4-1'e yakın bir dizilişe büründük. Daha başlarda Meireles bundan önceki maçlarda Topal'ın yaptığı gibi iki stoperin arasına girerek savunmayı 3'ledi ve beklerin oyuna çıkmasını sağladı.

1-0

3 pasta golü yedik. Cristian'ın vurdumduymazlığı ve esas pozisyonu sol bek olmayan Caner'in hamle yapmakta gecikmesiyle oldu pozisyon. Zaten mükemmel bir savunma kurgumuzun olduğunu söylemek mümkün değildi gol anına kadar da. Eşleşme burada zaten bitti ve bundan sonrası resmen formalite gibi oynandı.

İlk yarının sonuna kadar bazı anlık parlamalarımız oldu. Yer yer oyunu forse ettik ama golü bulamadık. Zaten sahadakilerin de pek bunun olacağına inancı yoktu gibi.

İKİNCİ YARI VE 2-0

Yine yer yer kıpırdandığımız bir ikinci yarı oldu 2. gol gelene kadar. İlk yarıya oranla daha etkisiz kaldığımız, Arsenal'in yine topa daha fazla hakim olduğu, bizim topu koşturmak yerine topun peşinden koştuğumuz bir süreç daha izledik. 2-0'dan sonrasının zaten analizini yapmaya gerek bile yok. Formalite olarak oynandı geri kalan süre.

TERCİHLER VE OYUNCU DEĞİŞİKLİKLERİ

Baskılı Arsenal takımına karşı orta sahadan top çıkartmamız gerekecekken Selçuk-Meireles-Cristian üçlüsünün merkezde olmasına ben çok anlam veremedim. Meireles arkada tek kalıp Alper sahada olabilirdi. Bunu Selçuk kötü oynadığı için söylemiyorum, aksine Selçuk kapasitesi el verdiğince mücadele etti ama işte sadece mücadelenin yetmediği bir seviyede oynandı bu maç.

Cristian için çok şey yazılabilir ve emin olun yazılabilecek şeylerin hiçbirisi bizim daha önce bu blogda yazdığımız şeylere benzemeyecektir. Hiçbir şey söylemek veya yazmak istemiyorum bu konu hakkında.

Meireles ise resmen piyasa maçı oynadı. İlk maçtaki Meireles'le bu maçtaki Meireles arasında dağlar kadar fark vardı. Maç seçen oyuncularımız daha önce de oldu ama bir şekilde rayına girdiler. Meireles iyi bir profesyonel ve bu çizgide devam etmesi kendisinden beklenen esas şey. Umarım bu çizgisini koruyabilir veya koruması sağlanır.

Alper'in 65 dakika kenarda beklemesine, iyi oynayan Kuyt'ın da oyundan çıkmasına pek anlam veremedim açıkçası. Gerisiyle ilgili çok bir şey söylemek istemiyorum, ki söylenecek çok bir şey de yok zaten...

SONUÇ

İlk resmi maçtan beri Ersun Hoca'nın kafasındakini, sahaya yansıtmak istediğini anlamaya çalışıyorum, empati yapmaya çalışıyorum, "bir bildiği vardır" diye yaklaşmak için ciddi anlamda uğraşıyorum ama hiçbir şekilde bir sonuç alamıyorum. Hoş, sorun bence Ersun Hoca'da değil, çok daha başka yerlerde.

Bu kadar sorumsuz ve yılgın bir oyuncu grubunu biz son 10 senede 2 kez gördük. Biri 2002-03 sezonunda zirvenin çok uzağında kalındığında, diğeri de 2008-09 sezonunda Aragones yönetiminde. İki sezonda da sahaya konulan futbol utanç vericiydi ve sonu revizyonla bitti. Bu sezonun o yönde gitmesini engellemek için fırsat var önümüzde. 08-09 yerine Zico'nun ilk sezonundaki o dokunuş yapılabilir takıma, ama bunun için de önce güçlü bir yönetim ve Aziz Yıldırım gerekli ki, onlar da ortalıkta yoklar. Ortalıkta olanların da dertleri başka...

Ben çok istememe rağmen olumlu bir gelecek şu anda göremiyorum. İnanmak istiyorum ama mantığım buna henüz elvermiyor.

Şöyle bir son 20 güne dönüp baktığımızda tablo gerçekten korkunç. Sabrımız her gün daha fazla sınanıyor ve bir de CAS kararı var beklediğimiz. Tabloya şöyle bir bakalım:

* Galatasaray'a Süper Kupa'yı kaybettik.
* MNG Kargo kulübe sponsor oldu.
* Konyaspor karşısında son 15 dakikada 0-2 giden maç 3-2 aleyhimize sonuçlandı.
* Emenike'nin Emre Bol imzalı röportajı yayınlandı.
* İki Arsenal maçında futbol namına ortaya bir şey koyamayıp, gol atamadan, 5 gol yiyerek Şampiyonlar Ligi'nden elendik.

Tablo ortada. Allah beterinden saklasın.

Devamını oku...

10 Mayıs 2013 Cuma

2012-13 Sezonu Değerlendirmesi, 3. Kısım: Transferler ve sezonun ikinci yarısı


İlk yarıyı korkunç bir şekilde bitiren takım, Aykut Hoca'nın da istifasının sonucunda ikinci yarı başlamadan tam bir kaos içerisindeydi. Önce Aykut Hoca dönmeye ikna edildi, sonra oyuncular sorumluluk alıp gerekeni yapacaklarını söylediler. Neticede o esnada ligdeki puan farkı kötü performansa rağmen 6 puandı. Türkiye kupasında gruplar yeni başlamıştı ve Avrupa liginde de son 16 maçları oynanacaktı.



Sezonun ikinci yarısına da Türkiye kupası grup maçlarıyla girildi. İki deplasman galibiyetinin üstüne lige geri dönüş yapıldı. İçeride takımın ne yaptığını bilmez bir halde oynayıp puanı güçlükle kurtardığı Elazığ maçından sonra Antep deplasmanından çıkan 3 puan ve gelen transferlerle bambaşka bir dönem, diziliş ve anlayış yerleşti takıma.

Soldaki diziliş ligin ilk yarısındaki ideal dizilişti. Sağdaki ise transferler geldikten sonraki ilk maçta kullandığımız diziliş. Artıları ve eksileri mutlaka oldu ama artıları daha ağır bastı. Yine de oturtulan düzende bazı oyuncuların alternatiflerine sahip olmamıza rağmen, bazı vazgeçilmezlerin eksikliği ciddi derecede hissedildi sezonun ilerleyen haftalarında.





TRANSFERLER

Transfer dönemi boyunca Younes Belhanda'nın geleceği haberleri dolaştı yazılı ve görsel basında. Kulübün girişimleri de oldu ama transfer olmadı. Bizim ihtiyacımız olan tek bir oyuncu muydu? Sadece ihtiyaç Belhanda ise neden 3 transfer yaptık? Bu soruların cevapları önemli, çünkü yine sezon başındaki planlama eksikliğine işaret ediyor. Belhanda transferinden vazgeçildikten sonra üç oyuncu geldi.

Emre'nin boşluğunu doldurmakta sıkıntı çekmiştik. Bu boşluğu yine Emre ile doldurduk. Üstelik kafa ve fizik olarak diri bir Emre ile. Avrupa Liginde yararlanamayacak olmamızın yanı sıra bir de Antalya deplasmanında sakatlanması ve boşluğunu bir yere kadar doldurabilmiş olmamız da tahminen sezonun elimizden kayıp gitmesindeki en önemli etkenlerden.

Ziegler de sol bek alternatifsizliğinden dolayı alındı. Maksimum 65 maç oynayabilecekken bunun 64 tanesini oynayacağız bu sezon. Dolayısıyla Hasan Ali'nin tek başına 64 maç çıkartamayacağı ortadaydı. Sadece Ziegler'in çok dalgalı olan performansından ve kanadının ön tarafında yapılan değişiklikten dolayı yer yer sol kanat savunmasında sıkıntı çektik.

Webo ise bu ligin en underrated hedef santraforlarından biriydi kesinlikle bize gelmeden önce. Fenerbahçe forması altında oynadığı maçlarda yakaladığı istatistikler de sonuca ne kadar etki ettiğinin göstergesi. Dahası Sow'la yakaladıkları Dwight Yorke-Andy Cole uyumu hücum anlamında bizim elimizi inanılmaz derecede güçlendirdi. Biri olmadığında diğerinin sahada maksimum performans verememesi de Sow-Webo ikilisinin eline hücumda ne kadar baktığımızın göstergesi oldu.

SİVAS MAĞLUBİYETİNDEN TAVAN PERFORMANSA

Kaleye gelen ilk topun gol olduğu, sonrasında panikle bastırıp eşitliği yakaladığımız, ancak yine saçma sapan bir paylaşım hatasından dolayı duran top golüyle iç sahada verdiğimiz bir maç oldu Sivas maçı. Buradan itibaren maç maç gitmeyeceğim, zira maçların analizleri blogda mevcut.

Bu mağlubiyetten itibaren çıkışa geçti takım. Ligde hakem katliamına uğradığımız Beşiktaş deplasmanı dışında Gençerbirliği deplasmanına kadar bırakın yenilgiyi, beraberlik bile görmedik. Bir yandan Avrupa Ligindeki muhteşem yürüyüş var. Sınırlı Avrupa rotasyonuna, iki seyircisiz iç saha maçına rağmen orada da yenilmeyen bir takım. Yani beklediğimiz Fenerbahçe geliyor hissini vererek, 3 kupada da olan iddiamızı sonuna kadar sürdürebileceğimiz inancını, takım bize aşıladı.

Burada dönüp bir şeyi sorgulamakta fayda var. Fenerbahçe neden 2010-11 sezonunda olduğu gibi çıkışa geçmek için Ocak-Şubat aylarını beklemek zorunda kaldı? Sezon planlaması böyle mi yapılıyor? Ligi ilk yarıda kaybettiğimiz ortadayken bunu sormak zorundayım. Tamam ilk yarı içerisinde çok olağandışı faktörler de oldu ama yine de saha içinde az da olsa doğruları yapabiliyorken, bunun sezon geneline yayılmasını her Fenerbahçeli arzu eder.

AVRUPA TAKIMI

Önceki yazıda "önlem alan takımdan önlem alınan takıma" başlığında Avrupa ile ligdeki oyun düzenini karşılaştırmış ve bazı şeylerin neden iyi işlemediğini anlatmaya çalışmıştım. Avrupa Liginde tek bir deplasman kaybetmiş olduğumuz gerçeği var. Bu kaybedilen deplasmanın ise hangi şartlar altında kaybedildiği ortada. Bunun detayına girmeden genelde Türkiye ligindeki üst düzey sayabileceğimiz takımlara karşı ikinci yarıda oynanan maçlara bakalım.

Trabzonspor-Kasımpaşa-Beşiktaş-Bursaspor diye bir fikstürü vardı takımın. Beşiktaş deplasmanında hakem tarafından biçilmemiş olsak orada da tahminen ilk yarıyı 2 veya 3 farklı önde kapayıp oyunu soğutma şansımız olacaktı. Şu dört maçta oynanan oyuna hiç kimse itiraz edemez ve etmedi de zaten. Kendi ligimizde zorluk düzeyi yüksek maçları çok iyi oynayarak Avrupa Liginde de aynı seviyedeki Bate ve Plzen'i de anormal şartlar altında da olsa eledik. Lazio ve Benfica'ya karşı oynanan iç saha maçlarına da sezon zirvesi olarak bakmak mümkün. Ligin ilk yarısıyla aradaki fark buydu zaten. Hem daha kaliteli oyun, hem de sonucu almayı başarabilmek.

Zorluk seviyesi yüksek olan maçlara ve sahaya konulan mücadeleyle doğru orantılı olarak alınan sonuçlara bakınca hem Aykut Hoca'nın, hem de teknik ekibin hakkını teslim etmek gerek. Beklentim ise bu arada yakalanan grafiğin daha uzun bir sürece yayılması ve puan kaybını böylece minimuma indirmek.

NEREDE KAYBETTİK?

İki Elazığspor maçında 4 puan verdik. Bunun yanına Kasımpaşa deplasmanı, içerideki Karabük maçının yanına Gençlerbirliği ve İBB deplasmanında kaybedilen 3 puanları ekleyin. 16 puanı biz sahada istediklerimizi uygulayamadığımız maçlarda yitirdik. Eh hakem katliamıyla 2 puanın gittiği Eskişehir ve 3 puanın gittiği Beşiktaş deplasmanlarını da ekleyin, toplamda 21 puan benim hemen aklıma gelen acı kayıp. Yani ritmi yakalayıp rüzgarı arkamıza aldığımızda zaten gelene geçene sahayı dar ettik. Benim ve tahmin ediyorum taraftarın da büyük bir bölümünün canını sıkan esas nokta hakem hataları dışında saçtığımız 16 puan olacaktır.

Bu da iki argümanı getiriyor. Ya oyuncular maç seçiyor, ya da ciddi anlamda dış etkenlerle oluşmuş olan bizi şampiyon yapmayacaklar psikolojisi var. İlk şık nispeten daha önceden alışık olduğumuz bir şey. Oyuncuların kendilerini Avrupa sahnesinde göstermek için ekstra çabalaması da bir nebze anlaşılır. İkinci şık, şayet doğruluk payı varsa olabildiğince çabuk önlem alınmasını gerektiren bir durum. Burada da görev yönetime düşüyor.

ÖZELEŞTİRİ

Camia olarak özeleştiri getirmemiz gereken bir sezonun sonuna geldik. Şu anda bütün gözlerin Pazar günkü derbiye ve sonrasındaki kupa finaline çevrildiğinin herkes farkındadır zaten. İki maçı da mutlaka kazanmalıyız, burası bir gerçek, ancak bütün sezonun olumsuzluğunu da bu iki maçı kazanmak silmemelidir.

Galatasaray'ı yenmek Şampiyonlar Ligi ön elemesini garantilemek demek. Trabzonspor'u yenmek de kupayı ikinci kez üst üste müzeye götürmek. Şu anda belki kimsenin sallamadığı Türkiye kupası olası bir kayıpta dünyanın en büyük problemiymiş gibi önümüze koyulacaktır.

Yönetim neden Aykut Hoca ve oyunculara rahat bir çalışma ortamı yaratamadığını, Aykut Hoca ve teknik ekip sezon planlamasında nelerin yanlış gittiğini, oyuncular da neden anca yumurta kapıya dayanınca sorumluluk aldıklarını sorgulamalı. Eğer bir dahaki sezon bu seneki kaosu yaşamak istemiyorsak, bunu yapmalıyız.

Bir küçük ek de rekor maç sayısıyla ilgili. Avrpada şampiyonluğa yürüyen takımlar bize oranla daha az maç oynayıp, daha çok oyuncudan faydalanmayı başararak sonuca gittiler. Bizim kadromuzun kısıtlı kalmasının sebebi de sezonun en başına dayanıyor. Maksimum sayıda maç yapacakmışız gibi hazırlanıp, ona göre kadro rotasyonu planlayıp, rotasyondaki oyuncuları da bu tempoyu kaldırabilecek şekilde hazırlamamız gerekirdi.

SONUÇ

Avrupa arenasında başarılı, ligde ise başarısız olduğumuz bir sezonu geride bıraktık. Böyle bir tabloyu 2007-08 yılında görmüştük en son. O zaman yapılan hatalar, umarım bu sezon sonunda tekrarlanmaz. Üzerine koyabileceğimiz bir temele sahipken bunu yakıp yıkmanın alemi yok. Özeleştiri istememin en büyük sebeplerinden birisi de bu zaten. Kimse mükemmel değildir ve elbet hatalar yapılacaktır. Önemli olan da yapılan hatalardan ders çıkartıp, bu hataları bir daha tekrarlamamaktır.

3 yazı genelinde de dış etkenlere olabildiğince değinmemeye çalıştım, zira esas odak noktam saha içi. Bu sezon "şampiyonluğu saha dışında kaybettik" diyecekseniz de bunda sorumlu saha içine kafa yoranlar olamaz. Eleştirinin adresi de bellidir bu durumda.

Devamını oku...

7 Mayıs 2013 Salı

2012-13 Sezonu Değerlendirmesi, 2. Kısım: Mönchengladbach zaferinden Karabük faciasına



Soldaki diagram Kasımpaşa maçının ilk 11 dizilişi. Sağdaki ise Mönchengladbach deplsasmanındaki ilk 11. İlkinde sahada ruh gibi gezen bir Fenerbahçe, diğerinde de sezonun o ana kadar tartışmasız en iyi futbolunu oynayan bir Fenerbahçe. Peki fark neydi bir ona bakalım.

Öncelikle Kasımpaşa maçının kadrosu inanılmaz statik, yaratıcılık anlamında Alex ve Stoch'un eline bakan, Sow'un stoperlerin arasında ezildiği, Alex'in de Ernst tarafından kilitlendiği bir ilk 45. Sonrasında değişiklikler, 4-4-2 denemesi ve çözülüp 5 dakikada iki gol yiyen bir takım. Bu sezon takımın ilk golü yedikten sonra gardının düşüp ikinci golü kısa bir süre sonra yediği maçlardan sadece ilkiydi bu maç. Neyse o kısma sonrasında tekrar geleceğim.

Mönchengladbach deplasmanına nasıl gidildiğini az çok herkes hatırlıyordur. Havaalanında sinirleri bozuk olduğu her halinden belli olan bir kafileydi maç öncesinden akılda kalan. Gerginlikten belki de en son yıllar önce o kadar sinirli gördüğümüz bir Aziz Yıldırım ve tam tersi bir şekilde sakinliğinden ödün vermemeye özen gösteren bir Aykut Kocaman.

İki profilin soyunma odasına nasıl yansıdığını kestirmek çok güçtü açıkçası. Maça önde basarak başladı Fenerbahçe. Golü yemesine rağmen skoru çevirdi, kora kor mücadeleye girdiğinde rakibini fiziksel olarak ezerek. Maçtan sonra Ersin Düzen'in verdiği bir istatistik vardı, paylaşalım:

Takımın koşu mesafesi toplamda 120 km iken, bu alanda lider Kuyt'ın koşu mesafesi: 12990m
Sahada yürüdüğünden yakındığımız Cristian'ın ise Fenerbahçe forması altında ilk kez 11km barajını geçtiği maç olmuş bu maç.

Doğrulatmak isteyenler için: https://twitter.com/ersinduzen/status/254539542340714497

NE DEĞİŞTİ?

Statik oyundan, hareketli oyuna çok ani bir geçiş yaptık. Ciddi bir patlama bu bahsettiğim. Bir önceki maç oyuncular sahada zorla yürürken, nasıl oldu da bu maçta üç ciğerleri varmışçasına koştular? Bunu isterseniz Alex sonrası patlamaya bağlayın, isterseniz Hoca için oynandı deyin, isterseniz de saha içinde doğruları uyguladık diye anlatın. Psikolojik faktörler ve oyuncuların "biz daha ölmedik" mesajı vermeye çabalaması da mutlaka etken olmuştur ama biz sahada nelerin doğru yapıldığını ve nelerin rakibi şaşırtıp, hazırlıksız yakaladığına ve bize sonucu getirdiğine bakalım:

Bir kere takım ilk kez bu kadar karakterine uygun oyuncularla, doğru şekilde dizildi. Saha içinde de sürekli hareketli kalındı, pres yapıldı, seken toplara hamle edildi. Her şeyden önce kazanma arzusu gösterildi. Takım statik kalmadı, hücumdayken kullandığı şekli savunmadayken değiştirip orta sahayı kalabalıklaştırdı ve bu sayede de rakibi önde karşılamayı başardı. Şimdi aşağıdaki diagramlara bakalım:



Toplu ve topsuz oyunda takım aşağı yukarı böyle şekil değiştirdi. İleride baskıyı başlatan Kuyt ve Sow olunca rakip çıkmakta zorlandı, saçma sapan toplar attılar, biz de sekenlere hamle ettiğimiz için ön alanda kaptığımız topları hep iyi değerlendirdik. 3 ve 4. golde kapılan topları ve hücumların nasıl geliştiğini az çok hatırlayacaktır herkes.

Aynı kadro ve anlayış içeride Beşiktaş'ı da sürklase etti. Milli maç arasından yığınla sakatla dönmemiz Aykut Hoca'nın elini bir hayli zayıflatınca biz çözümü aynı mantaliteyle devam etmek yerine değişik dizilişlerde aradık. Burada ilk yazıda vurguladığım Meireles'in yokluğunu hissetme durumuna vurgu yapmakta fayda var. Savunmadaki sakatlardan dolayı kurgunun değişmek zorunda kalmasını anlamakta zorluk çekmiyorum, ancak orta sahaya yapılacak bir hamleyle aynı kurgunun işlemesini sağlamak bir hayli mümkün olacaktı. Meireles'in sakatlığı sebebiyle oynamadığı maçların sonuçlarına ve kadro seçimlerine bir bakalım şimdi.

Bursaspor-Fenerbahçe: 1-1
AEL Limassol-Fenerbahçe: 0-1
Fenerbahçe-Antalyaspor: 1-3
Akhisarspor-Fenerbahçe: 1-2

TERS GİDEN NE?

Meireles'in sakatlığı sebebiyle oynayamadığı 4 maçta aldığımız sonuçlar ve oynadığımız oyunun pek Fenerbahçe standartları çerçevesinde kabul gördüğünü düşünmüyorum. Sadece bir oyuncunun eksikliği bir takımın kimyasını bu kadar darmadağın etmemeli. O zaman taraftarın sorma hakkı doğar: "Hani oyuncuya dayalı düzen kalkıyordu?" diye.

Bursa ve Limassol deplasmanlarının diagramlarını aşağıda görebilirsiniz. Tamam Limassol deplasmanı Avrupa maçı ve farklı bir anlayış kabul edilebilir. Peki bu kadar keskin değişiklikler şart mı maçtan maça? Hele ki sistem oturtmaya çalıştığımız bir dönemde? Dahası lig başındaki resmi maçlarda yine bir oyuncuyu kestiğimizde bütün takımın şekli maçtan maça değişmiş ve bunun faturasını çok feci bir şekilde ödemişken yine böyle bir işe kalkışmış olmamız biraz garip açıkçası.

Salih Uçan'ın formayı almış olmasından herkes memnundur sanıyorum şu sıralar. Ben işte tam bu anda, Meireles sakatken formayı almasını beklerdim. Çünkü eksikliği kapatıp, öncesinde işleyen sistemin devamını sağlaycaktı Salih.




Sonuç itibariyle Bursa deplasmanından, ilk 11'in 3 temel taşının yokluğunda alınan 1 puana kimse itiraz etmez. Avrupada da üst üste ikinci deplasmandan galip çıkınca çatlak sesler mutlaka kesilir. Seri yakalanabilmiş olsaydı kötü oyuna da tahammül mümkün olur, resultante importante diyebilirdik. Sakatlık-ceza derken yine iki maç üst üste aynı kadroyu çıkartamamış olmanın bedelini ise uzun bir seriyi yitirerek ödedik.

47 MAÇLIK SERİNİN SONU

İç sahada son cezalı maçımızda kontraatak takımı Antalyaspor'a kaybedip 47 maçlık yenilmezliğimizi sonlandırdık. Böyle serilerin rakiplerde oluşturduğu "rakip iç sahada kaybetmiyor" algısı var öncelikle. Bu yenilmezliğimiz kırılınca çok daha acı verici bir darbe aldık ilk yarının sonunda, ama o yazının sonunda geleceğim nokta. Antalya maçından sonra Akhisar deplasmanına gidildi ve oradaki oyun taraftarın genelinden çok büyük tepki gördü. Antalya karşısındaki puan kaybından sonra belki bir nebze anlaşılabilir takımın skoru korumak istemesi, ama öyle durumlarda da bir kontraatak seçeneğinin olması beklenir.

Özellikle Akhisar deplasmanındaki oyuncu seçimi ve dizilişin bize çok büyük ders olması gerekiyordu. O sıralar lig sonuncusu olan ve ciddi anlamda ortaya bir futbol karakteri koymakta zorlanan Akhisarspor karşısında son 30 dakika kendi yarı alanına kapanıp skoru korumaya çalışmayı kabullenmek zor. Hele ki taraftar profilinin beklentisi basan ve ısıran takım iken, galip gelip skor dahi alsanız eleştirilerden nasibinizi alırsınız. Aykut Hoca'nın ve oyuncuların yer yer çok haksız eleştirilere de maruz kaldığını düşünmeme rağmen, Akhisarspor karşısındaki futbolun eleştirilmeyecek bir tarafı yoktu.





Sezon genelinde Selçuk-Topal-Cristian üçlüsü ne zaman bir arada oyasa asla yeterince yaratıcı olunamayacağından ve rakibe baskı kurması için davetiye çıkartılacağından dem vurdum. Sezonun ikinci yarısında da bu üçlü sahada olduğunda benzer tepkiler verdim ve Aykut Hoca'yı eleştirdim. Lig sonuncusundan şu maçta son yarım saatte yenilen baskının ders olması gerekiyordu ama olmadı.

ÖNLEM ALAN TAKIMDAN ÖNLEM ALINAN TAKIMA

"Senin eleştirdiğin kadro iki maçı da galip bitirmiş?" gibi bir soruyla karşılaşmayı normal bulurum şu esnada. Kazanan takım eleştirilmez diye bir kaide yok ne yazık ki. Hatta eleştirileri iyi sonuç alırken getirmek bence en yapıcı yaklaşımlardan birisi. Peki Avrupada işleyen sistem ve diziliş sonucu getirirken, neden ligde baskıya maruz kalıp elimiz yüreğimizde maçlar seyrettik?

Avrupada önlem alan takımken, kendi ligimizde önlem alınan takım olduğumuzdan dolayı. Avrupadaki rakiplerimizin açıklarını kollayıp cezalandırmak esas stratejimiz olduğu için bekleyerek oynadığımız oyun hep sonuç verdi. Kendi ligimizde ise takım disiplinine güvenip skor üstünlüğü yakalayınca gömülmek ise aynı sonucu vermedi.

Bu da bir alternatif plan eksikliğini ortaya çıkartıyor. Sezonun daha bu bölümünde alarm veren bu eksikliği birçok kişi ne yazık ki sezonun sonuna doğru ancak dile getirdi. Neyse, o bir dahaki yazının konusu, zamanı geldiğinde geri döneriz.

İDEAL 11'E GERİ DÖNÜŞ VE OTURMAYA BAŞLAYAN TAŞLAR

İçerideki Limassol maçıyla birlikte hem seyirci geri döndü, hem de sakatlar iyileşip sahadaki yerlerini almaya başladılar. Ancak o Mönchengladbach maçındaki göz alıcı futbolu oynayamadık. Bunu sakatlıktan dönen futbolcuların kendilerini sakınmalarıyla açıklayıp geçiştirmek maalesef mümkün değil. Hatta merkez hatta sakatlıktan dönen Yobo, Mehmet Topal ve Meireles'in oturmasından sonra takımın Galatasaray maçına dek sadece formalite maçı olan Borussia Mönchengladbach maçını kaybetmiş olması ise apayrı bir istatistik. Üstelik bu maçta yukarıdaki isimlerden sadece Mehmet Topal sahadaydı.

Etkili olduğumuz diziliş Mehmet Topal'ın savunmanın önünü toparladığı, Meireles'in ileri geri çalışıp iki ceza sahası arasını parsellediği, Cristian'ın bu sayede oynadığı mesafeyi kısaltarak daha etkili olduğu hücum bölgesinde topla oynama fırsatı bulduğu bir oyundu. Biz Meireles'i Topal'ın yanına doğru çekerek ikisinin de topla oyundaki etkinliğini azalttık ve hem tempomuzdan, hem de kalitemizden kaybetmiş olduk.

İkisi arasındaki farkı görmeniz için diagramlar aşağıda:




Üçgen ters çevrilince kilit açmakta sıkıntı yaşadık. Yer yer bunu sonradan oyuna giren Sezer'in ofansif meziyetleri sayesinde aşmayı başardıysak dahi aynı etkiyi yapmadı. Yetmiyormuş gibi, 0-0'ı iyi oynayan bir takım olmamıza rağmen çok istikrarlı bir şekilde geri düşüp üstünlüğü ele almak için sarfedilen ekstra efor da cabası.

Yine de gidişatın idare eder olduğunu söylemek yanlış olmaz. Antalyaspor yenilgisinden sonra ligdeki ilk yenilgi olan Galatasaray maçına kadar takımın kaybettiği tek resmi maç, formalite maçı olup yedek kadroyla çıkılan Borussia Mönchengladbach maçıydı. Bu süreçte takım resmi maçlarda bu mağlubiyetin dışında 8 galibiyet, 2 de beraberlik aldı. Takım diğer rakiplerin takıldığı Türkiye Kupasında sorunsuz bir şekilde gruplara kalırken, Avrupa Liginde de en zorlu grup gözüyle bakılan gruptan liderliği bir maç kala garantileyerek çıktı.

Bir kez daha vurgulamakta fayda var. Avrupada önlem alan takım rakibe öyle veya böyle oyununu kabul ettirip sonuç alırken, ligde çok fazla efor sarfetmek durumunda kaldı. Bu üstünde uzunca durulması gereken bir nokta. Çünkü Avrupa'da istediğimiz şekilde yolumuza devam ederken, ligde tökezleyip, iki ileri bir geri yapmamızın temel sebebi bu.

Değinmek istediğim ayrı bir nokta var. Eskişehirspor deplasmanında bu takım oyunun üçte ikisini 10 kişi oynayıp, şahane bir karakter koydu. 11 kişiyken yapılmayan alan paylaşımı ve daraltma o maçta yapıldı. Böyle mücadeleyle, adil olmayan şartlarda alınan puanı ben puan kaybından saymam. Bunu da belirteyim.

GALATASARAY VE KARABÜK YENİLGİLERİ

Galatasaray deplasmanına yine de her şeye rağmen tam kadro çıktık. Geri düştük, dengeyi kurup eşitliği de sağladık ama maçın sonunu getiremedik. Tamam hakem maçın önüne geçti burası bir gerçek, ancak bizim oyuna müdahalelerimizin rakibin skor üstünlüğünü koruma isteğiyle forvetlerinden birini çıkartıp orta sahayı beşlemesinden sonra gelip, tamamen de etkisizleşmiş olması enteresan. Üstelik bu ilk sefer olmuyor. Süper kupa maçında da eksik kalıp kapanan rakibe karşı Krasic oyuna girmişti, bu maçta da kapanan rakibe karşı Krasic oyuna girdi. Peki biz Krasic'i kapanan rakipleri çözmesi için mi aldık? Krasic kariyeri boyunca bu amaca mı hizmet etti, yoksa tam bir kontraatak futbolcusu mu? Bu soruların cevabını okuyanlara bırakmakta fayda görüyorum.

Karabük maçı ise Antalyaspor karşılaşmasının bir üst versiyonu gibiydi. Ön alanında dört çabuk futbolcuyla kaptığı her topla ceza sahası civarında cirit atan bir rakip, buna alınamayan önlem ve bilemiyorum kaç yıl sonra ilk kez kendi sahasında 3 farklı yenik duruma düşen bir Fenerbahçe. İç sahadaki yenilmezliğimizin kırılmasının bedelini bu maç çok korkunç bir şekilde ödedik. Bunun üzerine çileden çıkan bir taraftar, istifa naraları, Alex tezahüratları ve neticede Aykut Kocaman'ın istifasıyla sonuçlanan ilk devre.

BU BÖLÜME DAİR

Teknik ekibin yanlışlarına olabildiğince değindim. 17 maçta 27 puan ne yazık ki korkunç bir tablodur. Ligin bitimine 2 hafta kala şampiyonluk 10 puan farkla verildiyse bunun nedenini aramamız gereken yer ligin ilk devresi. Es geçilmemesi gerektiğini düşündüğüm bir nokta var ki o da teknik ekibin hataları varsa, buna oyuncuların da direkt etki ettiği gerçeği. Randıman alınamayan, kendine oynayan, fedakarlık adı altında %100 değilken sahaya çıkan oyuncular da vardı, bu gerçeği göz ardı etmeyelim.

Oyuncu grubu verdikleri sözlerle Aykut Hoca'yı istifadan dönmeye ikna ettiler. Takım ikinci devrede öyle veya böyle yükselişe de geçti. Peki sorayım bu durumda: Madem hata oyunculardaydı, neden Aykut Hoca'nın patlama noktasına ulaşmasını beklediler sorumluluğu üstlenmek için?

Teknik heyetin ilk yarıdaki hamlelerini doğrularıyla ve yanlışlarıyla böylece bitirmiş olduk. Oyuncuları ayrı ayrı bu yazı dizisini sonlandırdıktan sonra istatistiklerle birlikte değerlendireceğim. Üçüncü kısımda da Aykut Hoca'nın dönüşünden sezon sonuna kadar geldiğimiz noktayı ele alacağım.

SONUÇ

Buraya kadar olan bölüme baktığımızda aslında ligin nerede kaybedildiği anlaşılıyor. Olabildiğince saha içine sadık kalarak sıkıntıların nerede olduğunu işaret etmeye çalıştım. Sezonu böyle planlamış olduğumuzu düşünmek dahi istemiyorum, çünkü ilk yarıyı böylesine çöpe atıp, yine ikinci yarıda atağa kalkma düşüncesine sahipsek, sezon geneline de saha içinde yapmaya çalıştığımız yansıyor demektir. Geri düş, yetişmek için de ekstra efor sarfet. Böyle durumlarda kazanacağımızın garantisi yok. Bazen 90 dakikada geri düşüp maçı çevirebilirsiniz ama 34 maçlık lig maratonunda çok fazla geri düşme lüksüne kimse sahip değil.

Devamını oku...

6 Mayıs 2013 Pazartesi

2012-13 Sezonu Değerlendirmesi, 1. Kısım: Sezon öncesi, transferler ve Şampiyonlar Ligi Ön elemeleri


         
   
Evet sezonun bitimine 2 maç var, Türkiye kupası da henüz sonuçlanmadı. Bu takım daha 2-3 hafta önce 3 kupa alma şansına sahipken şimdi kupasız da bitirebilir. Bu değerlendirmeyi yazmaya bugün başlama sebebim de sezonun geri kalanında oynanan oyunun genel fikrime etki etmeyecek olması.

Sezona hiç iyi başlayamadığımız konusunda sanıyorum herkes hemfikirdir. Mümkün olduğunca yorum katmadan, olabildiğince saha içine sadık kalarak bu değerlendirmeyi yapmaya çalışacağım. Yazı dizisinin bu kısmı ruhunuzu ciddi şekilde karartabilir, çünkü hiç iyi başlamadık sezona. Yazı sonunda getireceğim eleştirilerin de mutlaka söylenmesi gereken şeyler olduğunu düşünüyorum. Hatalarımız olduysa bunları bilip, dikkatli bir şekilde üstünden geçip, aynı hataları tekrarlamamamız gerekiyor. Buyrun, hep birlikte bakalım sezona.



HAZIRLIK DÖNEMİ

Fenerbahçe'nin kronik problemi olan transferin hazırlık kampına yetişmemesi sorununun önüne geçilecek gibi görünen transferlerle başlandı sezona.

Kariyeri ortada olan Dirk Kuyt ve genç Salih Uçan alındı daha transfer sezonunun başında. Üstüne de Hasan Ali Kaldırım ve Mehmet Topal eklendi. Bu oyunculardan üçünün direkt olarak ilk 11 transferi olduğunun altını çizelim ve Salih'in de sezon ortasında formayı aldığını ekleyerek devam edelim.

Tabii ki transferin burada bitmeyeceği ortadaydı. Hele ki Emre'nin gidişi ve Dia'nın satılışı ve Bilica'nın sözleşmesinin yenilenmemesiyle üç mevkiide alternatiflere veya direkt ilk 11'e monte edilebilecek oyunculara ihtiyacımız olduğu gerçeği varken.

Üstüne Egemen'in alınmasıyla tekrar kadrodaki stoper sayısı üçe çıktı. Yobo'nun da bonservisinin alınması için görüşmeler devam ediyordu zaten o sırada. Hazırlık maçları oynanmaya başladı bu esnada ve takım her maçı berabere bitirdi.

Burada bir küçük eleştiri getirmekte fayda var. Rakiplerin ciddi rakipler olarak seçilmesi fikrine saygı duymakla birlikte, araya sadece kazanma alışkanlığını edinmek adına daha zayıf takımların da eklenmesi taraftarıyım.

Üç hazırlık maçı oynadık, dördüncüsü de yoğun yağıştan dolayı iptal edildi. MTK, Newcastle United ve Dinamo Tiflis'ten sadece Newcastle'ın bizim ayarımızda olduğunu söyleyenler çıkacaktır. Benim zayıf takımdan kastım böyle daha alt kademe takımlar. Böyle yürüyerek 5-10 tane atıp, strese girmeden rahatlıkla yenilecek rakipler. Dediğim gibi, esas amaç kazanma alışkanlığı edinmek. Buna yazının sonuna doğru tekrar geleceğim.

RESMİ MAÇLAR

İlk resmi maçımızda Şampiyonlar Ligi 3. ön eleme turunda, içeride Vaslui karşısına çıktık. Ne oynanılan oyun, ne de alınan skor taraftarı tatmin etti. Aykut Hoca'nın oyuncu tercihleri sertçe eleştirildi. Genel kanı Emre'nin eksikliğinin hissedildiği ve ön alanın zayıf kaldığı düşüncesiydi. İki maçtaki oyuncu ve diziliş tercihlerini aşağıdaki diagramlarda görebilirsiniz.
     
                           


İlk diagramda sol içteki boşluğu özellikle abarttım, ancak maçı izleyenler hatırlayacaktır. Korkunç bir şekilde boştu o bölge ve sürekli rakip o boşluktan yararlanarak bizi bozmuştu. Son dakikada gelen beraberlikle en azından ikinci maç için umutların nispeten taze tutulduğunu da not düşelim.

İkinci maçta daha kompakt kalan takım, bu sefer ilk maçtaki gibi orta sahayı rakibe teslim etmediyse de sezonun kronik hastalıklarından birisi olacak olan arka direk gollerinden ilkini yedi. Volkan çalınan ucuz penaltıyı kurtarınca rakibin rüzgarı kesildi, biz de tecrübemizle maçı kopartıp play-off turuna kalmayı başardık.

TRANSFER

İlk Vaslui maçında beraberliğin hemen ertesinde Yobo ve Krasic transferleri açıklandı. Yobo zaten tamamlanması beklenen bir transferdi ama Krasic açıkçası biraz sürpriz oldu. Yine de Aykut Hoca'nın zamanında kendisini çok istemiş olması ve Dia'nın satılmış olmasıyla kadro derinliğinde oluşacak boşluğu kapatması açısından bakıldığında, o zaman için mantıklı sayılabilecek bir hamleydi.

Peki bu transferler diyelim ki önceden yapılmış olsa ve Vaslui karşısında oynayabilselerdi çok bir şey değişir miydi? Hayır değişmezdi. Çünkü esas sorunu yaşadığımız bölgenin adamları değildi ikisi de ve biz o bölgedeki eksikliğimizin acısını uzunca bir süre hissettik sezon boyunca.

SÜPER KUPA, LİG VE ŞAMPİYONLAR LİGİ PLAY-OFF

Süper kupa maçının kadrosunda Alex yok denince bir kaos yaşandı daha baştan. Sahadaki kadronun da o sızan muhtemel kadro ile ilgisi yoktu. İyi futbol yine gelmedi, Aykut Hoca'nın bu sefer oyuncu tercihleri değil, oyuncu değişiklikleri tartışıldı ve üstüne de şahane(!) bir Cüneyt Çakır yönetimi eklenince maç kaybedildi. Detayını merak edenler için ilk 11, maç kadrosunda bulunmayan Gökhan Gönül'ün yerine Orhan Şam değişikliği dışında 2. Vaslui maçıyla aynıydı.

Ligde de sezonu İzmir'de oynanan Elazığ deplasmanında açtık. Aykut Hoca bu sefer 4-2-3-1'i tercih etti. Göbekte Selçuk-Mehmet Topal ikilisinin önünde Stoch-Alex-Kuyt ve Sow dörtlüsü vardı. Rakibin 10 kişi kalmasına ve şiddetli ama pek organize olduğu söylenemeyecek bir baskı kurmamıza rağmen galibiyeti getirecek golü bulamayıp sahadan beraberlikle ayrıldık.

SPARTAK MOSKOVA EŞLEŞMESİ

Maçlardan çok Alex'in oynamaması konuşuldu zaten. Bir kere neyin ters gittiğini önceki cümle işaret ediyor. Kendi iç kaosumuzda alev alıp, iki maçta da zaman zaman parlasak da bu turu geçmeye yetmedi. Tahminen herkesin aklında ikinci maçın son yarım saatinde kurulan korkunç baskı kaldı oyun olarak. İki maçtaki oyuncu ve diziliş tercihlerini de aşağıdaki diagramlarda görebilirsiniz:

      


İkinci maçta Krasic'in erken sakatlandığını ve Stoch'u oyuna almak durumunda kaldığımızı belirtelim ilk başta. Eşleşmenin ilk maçında yerleşme problemi yaşadığımızı ve yaratıcı oyuncu sıkıntısı çektiğimizi vurgulamakta fayda var. O da kolay değil. 5. resmi maçımızda 3. farklı dizilişimizdi bu ve oyuncular saha içerisinde bazen ne yaptıklarını bilmez halde gözüktüler. İkinci maçtaki diziliş en azından arada ligdeki Antep maçında test edilip öyle uygulamaya konuldu. Yine de sarfedilen efor, ortaya konulan mücadele ve takımın yakaladığı koşu istatistikleri olağanın üzerindeydi. Bir şeylerin değişmeye başlayacağının göstergesiydi denilebilir bu eşleşme için, ancak istenilen sonucun alınamayıp, Şampiyonlar Ligi'nin dışında kalınmış olunmasının maddi ve manevi olarak hem kulübü, hem de taraftarı yaralamış olduğu gerçeği var. Sonrasında yaşanan sıkıntılar da cabası.

LİGE DÖNÜŞ VE RAUL MEIRELES TRANSFERİ

Spartak Moskova'ya elenip lige döndüğümüzde ligde liderdik! Bu sezon boyunca ilk ve son kez liderlik koltuğundaydık. Dış sahada Sivas karşısında alınan golsüz beraberliğin ardından Chelsea'den Raul Meireles'i kadromuza kattık. En geç gelen, ancak gelir gelmez olumlu katkı yapan nadir oyunculardan olduğunu söylemek gerek. Sezon boyunca ne zaman sakatlansa veya cezalı olsa yokluğunu hissettiğimiz oyunculardan ve dönüşen sistemin kilit taşlarından birisi oldu.

Son dakika golüyle kazanılan Mersin İdmanyurdu maçından sonra yine içeride alınan golsüz Trabzon beraberliğiyle de 10 resmi maçı devirmiş olduk. İlk 10 resmi maç sonundaki istatistiklerimiz ise şöyle oluştu:

Süper Kupada: 1 maç, 1 mağlubiyet, atılan gol: 2 yenilen gol: 3
Ligde 5 maç: 2 galibiyet, 3 beraberlik, atılan gol: 6 yenilen gol: 1
Avrupa'da: 4 maç: 1 galibiyet, 2 beraberlik, 1 mağlubiyet, atılan gol: 7 yenilen gol: 5
Toplamda: 10 maç: 3 galibiyet, 5 beraberlik, 2 mağlubiyet, atılan gol: 15 yenilen gol: 9

Bu tabloya bakılınca o aralar ne kadar sıkıntılı olduğumuzu hatırlamamak mümkün değil. Daha kötüsü ise henüz gelmemişti.

KASIMPAŞA MAĞLUBİYETİ VE ALEX KRİZİ

Futbol adına ortaya hiçbir şey koymadığımız bir 90 dakika. Hatta bu sezon boyunca oynadığımız en utanç verici üç 90 dakikadan birisi demek yanlış olmaz. Hemen sonrasında Alex krizi patlak verdi, kadro dışı derken sözleşmesini feshedip kulüpten ayrıldı kaptan.

Ayrılışında o haklı, bu haksız kısmına girmeyeceğim. Herkes yeterince fikir belirtti bu konuda ve inanılmaz bir kirlilik oluştu zaten. Ben bunun saha içindeki etkisine bakacağım. Alex'in takımın oyun merkezi olduğu gerçeği vardı ve gidişi 8 yıllık bir alışkanlığın bir anda bırakılması demekti. Bunun ne kadar zor olduğunu benim açıklamaya çalışmama gerek yok. 8 yıldır her hafta düzenli yaptığınız bir şeyin hayatınızda birden olmadığını düşünün. İşte o derece büyük bir kayıp bu. Daha fazla detaya girmeyeceğim.

Sonrasında takımın gösterdiği reaksiyona ve ilk yarının sonuna kadar olan kısma yazının ikinci kısmında yer vereceğim.

BU BÖLÜME DAİR

Sezon açılış tarihimiz normal denilebilir. İlk resmi maçtan bir ay önce açtık sezonu, ki bu hemen hemen Avrupa'da her takımın yaptığı bir şey. İlk resmi maça kadar sadece üç maç oynamış olmamız, üstelik bunların üçünde de berabere kalmış olduğumuz gerçeği var. Yani daha hazırlık maçlarından kazanma alışkanlığı edinememiş bir takım. Bir veya iki zayıf rakiple oynayıp oyunculara özgüven depolama konusuna bundan dolayı değindim. İlk resmi maçta, hem de iç sahada, beraberliği 90. dakikada kurtarmak hiç hoş bir başlangıç şekli değil kesinlikle.

Sonrasında ilk beş maçta üç farklı dizilişten bahsettik. Altıncı maçta da dördüncü farklı diziliş uygulandı. Yani hazırlık döneminde yapmamız gereken denemeleri Şampiyonlar ligi ön elemelerinde yapıyormuş gibi olduk bir nevi.

CL'ye direkt katılım şansımızı kaybettiğimiz için sezonu yine erken açacağız. Bu sefer hazırlık maçlarının sayısını artırmakta mutlaka fayda var. Maç oynama alışkanlığı kazanan oyuncular en azından daha kompakt kalıp, istenileni çok daha iyi uygulayacaktır bu çok net.

Bir diğer konu da transfer. Zamanında bitmemesini geçtim, arada yapılan çok talihsiz açıklamalar oldu sezon başında. "Fenerbahçe istediğini alır" gibi bir açıklama yapıldı mesela. Yobo ve Krasic transferlerinin açıklanışında da zamanlama hatası yapıldı. 3. ön elemede ilk maçı berabere bitirdikten hemen sonra iki transfer açıklanmasından sonra taraftardan "Kötü sonucu bize transferle unutturacaklar" serzenişi geldi. Dahası, ilk ön eleme ve öncesindeki maçlar orta sahanın merkezindeki sıkıntıları net bir şekilde ortaya koyarken bizim o bölgeye transferimiz Şampiyonlar ligine veda ettikten sonra gerçekleşti. Yani yine elenmeyi transferle telafi ediyormuş durumuna düşüldü.

SONUÇ

Sezona girişimizin, yaşanan krize rağmen daha iyi bir planlamayla önüne geçilebileceği ortada. Transfer konusu yönetimin, maç programı ve saha içine dair konular da teknik ekibin eğilmesi gereken noktalar. Geçen sezon çok daha büyük sıkıntılarla uğraşan takımın, tek kulvarda mücadele etmiş olsa da 10 maçta sadece bir kez yenilmiş olduğu gerçeği var.
Devamını oku...

21 Şubat 2013 Perşembe

Dersimiz 4-2-3-1: Peki kimi örnek almalı?




Birkaç haftadır gerek ben, gerek Sevgili Noavas mütemadiyen 4-4-2 yazıyoruz. Ancak kalan 12 final haftasında Aykut Hoca kendi planını uygulamakta kararlı. Görüntü itibariyle de sezon sonuna kadar uyguladığı dizilişten pek vazgeçmeyecek. Ki bir liderin bildiği yolda gitmesinin görünen/görünmeyen faydaları olacağı da not edilmeli bir yerlere. Biz de bugüne kadar kalan haftaları nasıl oynamamız gerektiğini yazdık çizdik yeterince. O yüzden bu yazıyı daha çok gelecek sezon/lara ışık tutması amacıyla düşündük. Şayet 4-2-3-1 bizim devam edeceğimiz sistemse, nasıl bir oyuncu profiline ve oyun karakterine ihtiyacımız var, bir ona göz atalım.


MÜKEMMEL UYGULAMA

4-2-3-1'i en iyi uygulayan takımın Alman Milli Takımı olduğunu söylemek yanlış olmaz. Onların bu sistemden maksimum fayda sağlaması ve göze hoş gelen futbol oynaması, birçok takımın ve teknik direktörün de 4-2-3-1'e yönelmesine neden oldu. Tabii ki herkes bu sistemi onlar kadar iyi uygulayamıyor ve bunun da en büyük sebeplerinden biri oyuncu kalitesi. Oyuncu profilini ve form durumlarını göz önüne aldığımızda Alman milli takımının ideal 11'i ve dizilişi aşağı yukarı şöyle:



Milli takımda başarı sağlamak için iyi bir jenerasyona ihtiyaç olduğu tartışılmaz. Almanlar iyi bir sistem ve oyuncu profilini sağlamış durumdalar. Alt kategorilerden de istedikleri oyuncu profilini yetiştirmeye devam ediyorlar. Peki kulüp takımı olarak bu sisteme en iyi şekilde adapte olan, örnek alınabilecek takım hangisi?


BAYERN MÜNİH

Özellikle Almanya'nın 2010 Dünya Kupasındaki başarısının üzerine 2009-10 sezonunda birkaç kez denedikleri sisteme geçiş yaptılar. 2011-12 sezonunun başında Jupp Heynckes'in gelişinden itibaren de başka bir diziliş ve anlayışla oynamadılar. Daha dün akşam Arsenal'i deplasmanda sahadan silip, resmen futbol dersi verdiler. Sakatlıklar, kart cezaları, rotasyon vs dinlemeden, nasıl bir kadro çıkarsa çıksın çatır çatır topunu oynayan bir takım durumundalar. Neticede son 3 sezonda 2 kez Şampiyonlar Ligi finali oynamış bir takımdan bahsediyoruz ki bu da sistemi ne kadar benimsediklerini ve ne kadar iyi uyguladıklarını gösteriyor.



Dün Arsenal karşısına bu kadroyla çıktılar. Hep önde bastılar, skor üstünlüğünü ele geçirmelerine rağmen geri çekilmediler, ikinci golü bulmalarına rağmen rakibi karşılama mesafelerini çok iyi ayarladılar. Skor üstünlüğünün verdiği rahatlıkla topu rakibe bırakmaktan çekinmediler. Hoş kaleci hatasıyla duran toptan gol yeseler de paniklemeyip biraz vites artırarak üçüncü golü buldular.


OYUNCU PROFİLİ

Şimdi Bayern Münih'le Fenerbahçe arasında dağlar kadar fark var diyecek herkes. Oyuncu kalitesi ve şablon alışkanlığı söz konusu olduğunda da bunun aksini iddia etmek yersiz, ancak Bayern uygulama adına mükemmel bir örnek her açıdan.

Oyuncu profillerini bir karşılaştıralım bu durumda. Kaleci kısmına girmeyeceğim, zira gerek Volkan, gerek Mert çok üst düzey kaleciler. Biri yoksa diğeri var mutlaka ve dolayısıyla kalenin emin ellerde olduğuna hemen hemen her Fenerbahçeli inanıyordur.


GERİ DÖRTLÜ

Önce beklerle başlayalım. Lahm değil Avrupa'nın, dünyanın sayılı oyuncularından birisi. Top tekniği üst düzey, dolayısıyla topla çıkabiliyor. Kademesi çok kuvvetli, bir anda ters noktada bitebiliyor. Bindirmeleriyle rakibi inanılmaz tehdit ediyor. Yani bu mevkii için arayacağınız özelliklerden hemen hemen hepsine sahip. Peki Alaba? O da çok soğukkanlı, gerektiğinde bindiriyor, top tekniği yine üst düzey ve arkasında çok büyük boşluklar bırakmıyor.

Bizim beklerimiz? Gökhan ve Hasan Ali. Gökhan'dan 2007-08 ve 2010-11 sezonlarında tek kelimeyle mükemmel performanslar seyrettik. Öyle iyi top oynadı ki çıtayı çok yükseltti Gökhan. Mental ve fiziksel olarak diri olan bir Gökhan banko yazılır ilk 11'e. Peki Hasan Ali? Genç, potansiyelli ve de özellikle geldiğinden beri beklentilerimizin büyük çoğunluğuna cevap verdi. Şanssızlığı ise öncesinde taraftarın o mevkiide Roberto Carlos, Andre Santos ve Reto Ziegler gibi oyuncuları izlemiş olması. Dolayısıyla beklentiler çok yüksek, ama gerek kapasitesi, gerek disiplini, gerekse de profesyonelliğiyle Hasan Ali bu takımın sol beki ve tecrübe kazandıkça da Avrupa standartları için de kabul edilebilir bir bek haline gelecektir.

Stoperler konusunda ise çok büyük farklar var. Bayern'in kadrosunda Van Buyten, Dante, Boateng ve Badstuber gibi dört şahane stoper var. Bu dört oyuncunun da özellikleri birbirine ciddi anlamda benzer. Hepsi rakibi önde karşılıyor, hepsi ayağına hakim ve mutlaka sahadaki ikiliden biri ayağına çok hakim oluyor ve bu stoper geriden oyunun kurulmasına da yardımcı oluyor.

Peki bizde durum nedir? Bekir, Egemen, Yobo ve Serdar. Her birinin farklı özellikleri var. Serdar ayağına en hakim, ancak hamle anlamında en yumuşak olan. Egemen en savaşçı, Yobo arkayı en rahat süpürebilen, Bekir de rakibi önde karşılayabilen stoper. Bu dörtlünün en iyi özelliklerini bir araya getirince stoper ikilisinde aradığımız özellikleri buluyoruz. Ben bu sezon birçok kez "Keşke Yobo'yu almasaydık" dedim.  Bir transfer şart şu anda ve bu oyuncu saydığım özelliklerden en az birini barındırıyor olmalı. Sezon başında Rolando alınabilseydi bu transfer çözülürdü aslında. Serdar aslında rakibi daha önde karşılasa, daha sert olsa, rakiple mücadeleden daha az çekinse, hatta bu forma altındaki ilk iki maçında nasıl oynadığını hatırlasa banko oynar ama henüz o atılımı gerçekleştiremedi.

Neticede bu mevkiiye bir transfer şart olacak gibi görünüyor. Oyuncularımızdan birinin eksik kalan özelliklerini tamamlayacak bir stoper şart.


ORTA SAHA

Bayern Münih'in en kuvvetli olduğu bölge. Ön liberoralara bir bakalım: Luiz Gustavo, Bastian Schweinsteiger, Anatoli Tymoschuk, Javi Martinez ve Toni Kroos. Kroos'un ana görevi hücumdaki 3'ün ortasında yer almak olsa da, gerektiğinde ön libero da oynayabiliyor.

Peki anlayış ne? Ön liberolardan birisi oyun kurup, hücuma destek verirken diğeri defansın önünü süpürüyor. Tymoschuk hücum yeteneği en kısıtlı olan oyuncu olduğu için daha çok savunmanın önünü toparlamak oluyor görevi. Luiz Gustavo, Schweinsteiger, ve Javi Martinez ise oyunun iki yönünü de layığıyla oynayabilen oyuncular. Üstelik bu üçlüden ikisini seçip bir arada oynatmak mümkün, zira biri hücuma destek verirken, öbürü savunmada kalıyor. Bu disipline sahipler.

Bizde bu anlayışa Mehmet Topal ve Emre direk uyuyor. Elde bir de Raul Meireles ve genç Salih var. Baktığınız zaman kağıt üstünde mükemmel dört oyuncuya sahibiz biz de. Bu bölge yıllar sonra en kuvvetli bölgelerimizden biri tekrar. Dört oyuncudan hangi ikisini seçerseniz seçin sorun olmaz. Bu oyuncuları da yedeklemek adına Selçuk ve bu sezon pek bu bölgede tercih edilmeyen Cristian Baroni var. Selçuk direk Topal'ın yedeğiyken, Cristian'ın tek eksiği disiplin, ileri gidip dönmeyebiliyor ama bu disipline sokulabilir.

Öndeki üçlüde ilk tercihler sağda Thomas Müller, solda Franck Ribery ve ortada Toni Kroos. Bu oyuncuları yedekleyenler ise Arjen Robben ve Xherdan Shaqiri. Müller gerek solda, gerekse de ortada oynayabiliyor. Robben ve Shaqiri'den de ihtiyaç duyulduğu takdirde üç pozisyondan herhangi birinde yararlanmak mümkün. Oyuncuların hepsi yaratıcı, süratli ve teknik kapasitesi yüksek oyuncular. Kroos beyin görevi görüyor, yeri geldiğinde geriye gelip top alıp oyun kuruyor. İlk tercihlerden diğeri Ribery, ters ayaklı kanat oyuncusu. Yaratıcılığı, yeteneği ve sürekliliği tartışılmaz. Müller ise sağdan sürekli içeri kat eden, sağ bekin bindirmesine koridor açan, gol noktalarında birden bire bitebilen bir oyuncu. Yani üç oyuncu da oyunu kısa mesafede oynayıp, ceza sahasına hamle ediyorlar. Yaratıcılıkları da üst düzey olduğu için top ayaklarına geldiği anda tehlike oluyor. Arkalarında yedek bekleyen oyuncular da kalite olarak çok altlarında değiller, yani birisi oynamadığı zaman diğerinin sahada olması takımı sıkıntıya sokmuyor.

Peki bizde durum ne? An itibariyle kullandığımız üçlü solda Sow, ortada Cristian ve sağda Kuyt. Bayern'in oyuncu profiline en uygun isim an itibariyle Kuyt. Sağdan içeri kat edebilen, bekine koridor açan, basan, rakibi bozan bir oyuncu. Belki Müller kadar topla etkili ve golcü değil, ama kariyeri ve tecrübesiyle takıma sınıf atlatabilen cinsten. Yedeği Mehmet Topuz daha defansif bir oyuncu. Bekine koridor açıyor, ortayı üçlüyor, bitmek bilmeyen enerjisi sayesinde ters kanadın hücuma daha fazla dahil olmasını sağlıyor. Sol tarafta şimdilik oynayan Sow daha çok bir serbest forvet gibi oynuyor. Defansif disiplini edinmiş olmasına rağmen merkez forvetten kanat oyuncusuna dönüştürülen birçok oyuncu gibi yerini kaybetme tehlikesi var ve dolayısıyla sol içte oynayan orta saha oyuncusuna yük bindirebiliyor. Ofansif meziyetleri tartışılmaz, ancak net bir şekilde en verimli olduğu bölge forvet pozisyonu. Bu da Sow bu bölgede oynadığı müddetçe defansif anlamda yer yer sıkıntı yaşayabileceğimizin sinyallerini veriyor. Bunun kalan 12 final haftası için geçici bir çözüm olduğunu düşünürsek, Sow önümüzdeki sezon mutlaka santrafordaki yerine geri dönecektir.


CRISTIAN

Kendisini eleştirmeyen taraftar bulmak neredeyse mümkün değil. En büyük sebebi ise genelde "Alex'in yerinde" oynuyormuş algısının olması. Farklı tip oyuncular ve farklı görevler yapıyorlar. Benim anladığım kadarıyla Aykut Hoca, Cristian'dan belki bire bir olmasa da bir Kroos performansı bekliyor. Bunun ne kadar mantıklı olduğu tartışılır. Cristian'ın geriden top alıp oyun kurma meziyetleri var, ancak sürekliliği yok. Bir maç mükemmel oynadıktan sonra beş maç sahada kayıpları oynayabiliyor. Kendi adıma özellikle de oyuna sonradan dahil olduğu maçlarda gösterdiği performansı göz önünde bulundurarak kenardan gelip oyunu çözmede kullanılması taraftarıyım. Peki yerine transfer gerekli mi? Eldeki alternatifleri gözden geçiridikten sonra bunun cevabını vermek çok daha kolay.


GERİDE KALANLAR

Bu üçlüde görev yapabilecek diğer oyucularımız Stoch, Caner, Krasiç, Sezer ve Recep. Recep belki en yeteneklisi ancak fizik olarak en zayıf olanı. Genç olduğu için de 11'e yerleşmek adına belki bir sezon daha sonradan girip faydalı olabilir. Krasiç top önüne geldiğinde durdurulması neredeyse imkansız, hiç zorlanmadan adam geçebilen, sağ çizgiden sıfıra rahatlıkla inebilen bir oyuncu. Sakatlık, form tutamamak derken bu sezon faydalanamadık ama önümüzdeki sezona adaptasyon sorununu atlatıp fit girerse ortalığın tozunu atar. Caner ise tam bir görev adamı. Yerini dolduruyor, ofansif ve defansif meziyetleri mevkiisi için yeterli, ancak mevkii itibariyle beklentiler yüksek ve bunu tam anlamıyla karşıladığını söylemek doğru olmaz. Sezer ise ortada görev yapma adına en meziyetli oyuncularımızdan birisi. Oyunu ileri taşıyor, top tekniği yüksek, yaratıcı ancak yakasını bir türlü sakatlıklardan kurtaramadı. Fit bir Sezer'in sürekli ilk 11 oyuncusu olabileceği tartışmaya açık. Stoch ise mükemmel bir sezondan sonra bu sezon kayıpları oynadı. Genç, yetenekli ama herkesin de dediği gibi sistemin oyuncusu değil pek. Keşke faydalanmak mümkün olsa ama şimdilik bu pek mümkünmüş gibi görünmüyor.

Biz zaten ara transferde üçlünün ortasına transfer için çalıştık; ki Belhanda transferi de neredeyse oluyordu zaten. Türkiye ligine baktığımızda bu bölgeye sorunsuz uyum sağlayabilecek Pablo Batalla var. Eğer bu sistemde ısrarcı olacaksak, yönetimin de elini cebine atması gerektiği ortada. Belki gidip Alan Dzagoev'i alamayız ama mutlaka yaratıcı, hareketli, adam geçip şut atabilen, oyun zekası yüksek bir oyuncuya ihtiyaç var. Örnek alınan Bayern Münih'e bakılınca sol tarafta Stoch'tan Ribery performansı alacağımız kesin olmadığı için bir transfer daha şart gibi.


FORVET

Bayern Münih'te Gomez, Mandzukic ve Pizzarro var. Bizde Sow, Webo ve Semih. Aynı tip oyuncular. Esas forvet Sow olarak düşünüldüğünde Webo ve Semih alternatif olarak sağlam bir yedek kulübesi demek. Yıllar sonra bu bölgede de alternatiflere sahip olmak mutluluk verici.


TRANSFER



Üstteki görselde 4 bölge isimsiz. 4 transfer yapıp hepsinin adaptasyonunu beklemek ne kadar mantıklı? Eldekilerden birdenbire mükemmel performans gelmeyeceğine göre alınması muhtemel bir risk. Belki gidip stopere Mats Hummels'i alamayız, ama önemli olan isimden ziyade ne kadar fayda sağlayacağı. Tahmin ediyorum bunu artık bütün Fenerbahçe taraftarı anlamış durumda.

http://twitter.com/firataktav

Devamını oku...