3 Mart 2015 Salı

Aziz Yıldırım, İsmail Kartal, Alper Potuk ve körün gör dediği


Lige yine yeni bir kaosla başladık malum. Sebepleriyle ilgilenmediğim bir sonuçtu yaşananlar ve toz bulutu içinde İsmail Kartal ile devam dedi Aziz Yıldırım. Ve ekledi: "Başarı İsmail Kartal'ın, başarısızlık benim!"

Ben dahil çoğunluk İsmail Kartal'ın gelişinden çok Ersun Yanal'ın gidişine takılı kalmıştı. Yani Ersun Yanal'ın takıma verdiklerine. Her teknik direktörün farklı bir mizacı, yeteneği, eksi ve artısı, kazandırdıkları ve kaybettirdikleri var. Ersun Yanal da dört dörtlük bir hoca ve insan değil. Ama şahsen Aziz Yıldırım konusunda da alt toplama bakan ben, Ersun Yanal'ın katkılarından oldukça memnundum. O yüzden uzun süre serzendim, hayıflandım, huysuzlandım. Ki takım da ritmini bulamamıştı.

Hoca başlıklı eleştirilerde oklar aslında İsmail Kartal'a atılmıyordu. Çünkü birikimi ve tecrübesi ortada birine, böylesine ağır bir sorumluluğun yüklenmesi, ne İsmail Kartal'ın tasarrufu ne de suçuydu. Aziz Yıldırım kadroya güvendi ve -kendince- en az riskli olanı tercih etti.

Şahsen takım yükselişe geçene kadar yaptığım eleştirilerde Aziz Yıldırım ve Ersun Yanal isimleri, İsmail Kartal'dan çoktu. Zira masaya birşey koymak için veriye ihtiyacım vardı. Aziz Yıldırım'ın 17 yılı, Ersun Yanal'ın kariyeri ve Fenerbahçe'deki 1 (bir) yılı ardından elimizde sadece *Acaba Yanal'a mı yoksa Kocaman'a mı meyledecek?* ihtimali ile baş başa kaldık. E haliyle, 4. yıldız savaşlarının olacağı, Avrupa yasağının kalkacağı, mali tasarrufla geçirdiğimiz bir dönemin riske atılmasınaydı bütün tatava.

Yerden göğe haklıydık bence. Yöneticilikten bahsedeceksek eğer; büyük şirketler, ölçemediği riskler almazlar. Uyarlarsak, Fenerbahçe gibi bütçesi, hedefleri, beklentisi büyük bir kulüp, en radikal çıkışını bile planlamalı ve minimum ama mutlaka ölçebileceği riskler almalı. Hele ki kararlar asla ama asla bireysel, anlık ve duygusal olmamalı. Hala bunadır Fenerbahçeliler'in isyanı.

Gelelim İsmail Kartal'ın kendisine. Büyük bir sınav elbette onun için. Ömrü yeşil sahalarda geçmiş bir futbol adamının en ani ve zor görevi. Yukarıda belirttiğim gibi, takım yükselene kadar ki huysuzluğum İsmail Hoca'nın şahsından çok yine yeni dalgalanmamızaydı. Şahsına yönelik bir önyargı ya da peşinen reddeden tavrım olmadı. Yaşananları unutup, onun performansına odaklanmamız için ise 20 hafta geçti. Evet ilk haftalarda yoktu, ama artık elimizde İsmail Kartal'ı da değerlendirecek veriler var. Bu yazıyı da hem bunu ortaya koymak, hem de yıllardır süren, artık körün gör dediği kronik hastalığımızı vitrine koymak için yazıyorum.

Değerlendirmeye, İsmail Hoca göreve geldiğinden beri Twitter'da düştüğüm bazı notlar ile başlamak istiyorum: @noavasblog: İsmail Kartal hakkında

Ve bir özetle devam edip, peşinden detayları paylaşacağım.

Sezona büyük bir kaos ve güvensizlik içinde başladı. Muhtemelen en büyük destekçileri Aziz Yıldırım, Emre ve Volkan'dı. Karakter olarak da olgun bir yapısı varmış ki, bu psikolojik baskının altından kalkmayı başardı. Birkaç kez dili sürçtü. Fenerbahçe teknik direktörünün kurmaması gereken cümleler kullandı. Ama 22. hafta sonunda şöyle paralize oldu, böyle dağıldı diyemeyiz. Ki bu karakteristiği, büyük takımlar için olumsuz bir özellik değil. Büyük yükler ani manevralarla taşınmaz. Ve ama doğru istikamete, planlı bir şekilde gitmek gerekir. Bence temel sorunumuz da bu.

Takım kötü başladı. Gidişat farklı şeylere yoruldu. İsmail Kartal'ı yetersiz bulanlar bir yanda, Ersun Yanal'ın takımı iyi çalıştırmadığını iddia edenler diğer yandaydı. Ben iki tarafta da değildim açıkçası. Ersun Yanal güvenimi kazanmıştı ve İsmail Kartal'ı eleştirmek için henüz çok erkendi.

"Takım kötü başladı" cümlesini açalım. Aslında ilk 4 *büyük* maçı oyunu domine ederek başladı göreve İsmail Kartal. Süper Kupa, Trabzon deplasmanı, peşinden Galatasaray ve Beşiktaş maçlarında sahanın hakimiydi. Ama domine ettiği 4 maçın 3'ünü sonuca taşıyamadı, 1 galibiyet çıkardı. (Penaltılarla aldığımız süper kupayı kazanılmış 90 dakika olarak değerlendirmedim.)

Oturmuş bir kadro yapısı olan; iyi bir kaleci, 2 süper bek, bir Mehmet Topal, bir Alper Potuk'a sahip takımın, Kuyt, Webo, Emre, Meireles, Egemen, Alves gibi tecrübeli ve çalışkan oyuncularla belli bir standartın altına düşmesi zaten beklenemez. Sıkı çalışma, huzur ve güven ortamı, taşları yerinde kullanma ve birkaç küçük detay daha Fenerbahçe'yi zaten potada tutmalı. Öyle de oldu. Birkaç maçta (Örn: Balıkesir) şansın da yardımıyla potada kaldı Fenerbahçe.

Ama akıllar hep geçen yıldaydı. Puan farkıyla Nisan'da gelen şampiyonluk beklentiyi o kadar yükseltmişti ki, taraftarlara 3 puan yetmiyor; kıran, döken, parçalayan bir takım ve güzel futbol bekliyordu herkes.

O da oldu sonra. Önceleri ağırdı, oyun akmıyordu, pozisyona giremiyordu Fenerbahçe. Yavaş yavaş hızlandı, tempo arttı. Ama güzel futbol tam olarak Alper Potuk'un 11'e, sol açığa yerleşmesiyle başladı. Peki Alper Potuk ne yaptı? İfade etmeye çalışacağım. 

Şimdi; futbol görüşüne ve ifadesine güvendiğim birkaç yorumcu ve yazar arkadaşımdan kendileriyle paylaştığım anketi doldurmalarını bekliyorum. Ankette, geçen 22 haftada, her bir hafta için İsmail Kartal'ı aşağıdaki kriterlere göre 1 ile 10 arasında bir değer ile puanlamalarını rica ettim.
  • Doğru kadro
  • Doğru oyun
  • Güzel futbol
  • Doğru hamle
  • Hak edilmiş sonuç (Evet/Hayır)
Futbol görüşlerine değer verdiğim bu kişilerin kim olduğunu, adının geçmesini istemeyenler hariç, paylaşacağım.

Maksadım; doğru kişilerle, doğru ve adil bir performans değerlendirmesi yapmak. Yukarıdaki 5 kriterin analiz sonuçları emin olun oldukça güvenilir bir grafik sunacak bize. Umuyorum kısa sürede paylaşabilirim sizlerle. Olumlu olumsuz bazı şehir efsanelerine son vermesini dilerim.

Konumuza dönelim. Alper Potuk'ta kalmıştık. Neydi 21 yaşındaki yıldızın sırrı?

Kanat ve orta saha özellikleri var. Hücum ve savunmada var. Güçlü. Hızlı. Delici. Bu özellikleriyle yaratıcı. Ve en önemlisi, driblingi var. Oyuncu eksiltebiliyor. Alan açabiliyor.

Böyle çok futbolcu yok. Hele hele Fenerbahçe'de uzun yıllardır yoktu. Son yıllardaki en büyük eksikliğimiz gereğinden fazla statik yapımız. Pas futbolu ve bek bindirmeleri dışında hücum aksiyonumuz neredeyse yok. Özellikle orta saha merkezinde Topal, Selçuk, Meireles, Emre'den 3'ünün oynaması, hücumda verimsiz al-verlerle rakibin savunmaya yerleşmesinden başka bir işe yaramıyor. Alper ise bu kısırlığa isyanın vücut bulmuş, dile gelmiş hali oldu.

Bek kademesini alır, savunma yapar, adam kovalar, çizgiden iner, sol içte adam eksiltir, orta saha yayının önünde her yerde topla birlikte dönüp savunma setini deler. Ve daha neler neler. Hele ki Topal ve Meireles/Emre önünde Diego'yu kullanabildiğimiz maçlarda. Topla dönebilen 2 matkap ile sonuç da aldı/alırdı, zevk de verdi/verirdi Fenerbahçe. Ama birlikte oynadıkları maç sayısı bir elin parmakları kadar ne yazık ki.

Şimdi Alper'den önce Alper'den sonra, ya da başka bir değişle, Alperli - Alpersiz maçları hatırlayalım.

Beşiktaş - Fenerbahçe: 0-2, Alper sol açıkta. Emre, Topal, Meireles orta üçlüsü, Emenike uçta.
Fenerbahçe - Rizespor: 2-1, Alper sol açıkta. Topal, Meireles, Diego orta üçlüsü, Emenike uçta.
Bursaspor - Fenerbahçe: 1-1, Alper sol açıkta, Topal, Meireles, Diego orta üçlüsü, Emenike uçta.
Fenerbahçe - Eskişehirspor: 2-2, Alper, Emre, Meireles ile orta üçlüde. Emenike, Sow, Kuyt 11'de.
Fenerbahçe - Mersin: 1-0, Alper sol açıkta. Emre, Topal, Meireles orta üçlüsü, Sow uçta.
Fenerbahçe - Başakşehir: 2-0, Alper sol açıkta. Emre, Topal, Meireles orta üçlüsü, Sow uçta.
Kasımpaşa - Fenerbahçe: 0-3, Alper sol açıkta. Meireles, Selçuk, Diego orta üçlüde, Emenike uçta.
Karabük - Fenerbahçe: 1-2, Alper sol açıkta. Selçuk, Topal, Diego orta üçlüde, Emenike uçta.
Fenerbahçe - Trabzonspor: 0-0, Alper sol açıkta. Topal, Selçuk, Diego orta üçlüde, Emenike uçta.

Yukarıda yükseliş dönemindeki 10 maç var. Alper bu maçların 9'unda sol açıkta. 7 galibiyet 3 beraberlik alınmış bu dönemde. Orta üçlüde kullanıldığı Eskişehir maçında ise beraberlikle puan kaybı var.

Yükseliş dönemi öncesi Akhisar ve Konya maçlarında da oynuyor Alper, ama orta üçlüde. Galatasaray maçında da sol açıkta oynuyor ve domine ediyoruz oyunu ama sonuç malum.

Bu kadar uzun yoldan ve Alper üzerinden anlatma sebebim körün gör dediğini göstermek. Alper'e övgü de değil amacım. Takımın saha içindeki ihtiyaçları. Alan paylaşımı, tempo, kademe ve *adam eksiltme.*

Aykut Kocaman'ın son sezonu ikinci yarısı ve geçen yıl Ersun Yanal ile oynadığımız ve başarılı olduğumuz 3 forvet sistemi bu sene tıkandı. Sakatlıklar sebebiyle Emre takıma hakim olabilmiş değil. Ve orta üçlü bu sezon sadece savunma tarafını becerebiliyor. Diego birkaç iyi maç çıkarmasına rağmen yeterli şansı bulamadı. Kuyt en kötü haliyle bile sağda ortalama üstü katkı sağlıyor. Sola Sow'u, merkeze Emenike'yi koyduğumuzda da komple sıkışıyor oyun. Maç içinde Emenike ile Sow'un yerlerini değiştirmek de saman alevi parlamalar haricinde net bir katkı sağlamadı. Yani olduramadık geçen yıl ki sistemi. Ki zaten bu yüzden, şunu yazmıştım 10 Aralık'ta: Peki İsmail Kartal'ın planı ne olacak?

Ben bir önermede bulunmuştum. Bu yanlış olabilir. Ama asıl dikkat çekmek istediğim nokta, İsmail Hoca'nın başka (kendi) bir plana ihtiyacı olduğuydu.

Nitekim yükseliş döneminde beklerin ipini saldı ve Alper'i sol açıkta kullandı İsmail Kartal. Orta sahayı genelde güvenli tutmaya çalıştı ama yukarıdaki 10 maçın 5'inde Diego orta üçlüde ve Alper ile birlikte ilk 11'deydi.

Şimdi hatırlayın yükseliş dönemindeki futbolu. 10 maçta Alper tek başına, 5'inde Diego ile birlikte; sol içte, orta saha yayı önünde, toplu-topsuz dönüp atağa devam eden, adam eksilten, bu özelliğiyle rakibi tehdit eden, savunmanın dengesini bozan, devamlı kontra atak oynar gibi tempolu futbolu.

Bir de hatırlayın sezon başı ve son Konya Torku maçını.

Öyle ki; Torku maçı bana farklı birşey düşündürdü. Düşünmüş ve bu yüzden övmüştüm ki, İsmail Kartal doğruyu buldu, bunu işliyor ve takımı yukarı taşıyor. Ama son maç bana doğruyu bilinçli bir şekilde bulmadığını, sakatlık-cezalar nedeniyle mecburi tercihlerin takımı yükselttiğini düşündürdü. Yine de haksızlık etmek istemem. Ama hislerim böyle.

Zira; atağa katılan, delici ve dinamik orta saha ve hücum oyuncuları ile yükselişe geçen takımı son yılların en *statik* 11'i ile oynatmak kendi doğrularını inkar eden bir anlayıştı.

Caner'in olmadığı, Kadlec'in sol bekte stoperlik yaptığı, Alper'in olmadığı Sow'un top almak için orta sahaya kaçtığı, Emenike'nin uçta kara delik yemini ettiği takımda maça Topal, Selçuk, Meireles ile başlamak ve Diego'yu 81. dakikada oyuna sokmak yenilir yutulur bir hata değil.

Gökhan hariç topu önüne alıp 3 metre süremeyecek bir takımla 81 dakika. İlk 11 ve oyuncu değişiklerine takık biri değilimdir ve bu iki konu üzerinden yorumlamam futbolu ama bu öyle bir hataydı ki, oldukça kritik 2 puana mal oldu.

Oyun sıkışır sıkışmaz, ki bu 15 dakikada oldu, Emenike-Kuyt kanatları paylaşabilir, Sow merkeze alınabilir ve arkasında Diego ile takım bir *langırt* tahtası olmaktan çıkarılabilirdi. İstisnasız herkes takımın bu şekilde kazanamayacağının farkındaydı. Ama sanıyorum basireti bağlandı İsmail Hoca'nın. Aslında bu sezon bizzat kendisini en fazla eleştirdiğim maçtı bu. Her 11 tercihine katılmasam da.

Sadede gelelim artık.

3-0 kazandığımız Kasımpaşa maçı sonrası şu tweeti atmıştım.


Yeterli *amin* sayısına ulaşamadığından mıdır:) bilmem, canımızı sakatlıklar yaktı. Bilhassa Alper ve Emre'nin %100 hazır olmadıkları her maç canımız yandı.

Trabzonspor maçındaki -tamamen şansızlık ya da beceriksizlik- eseri puan kaybı, lüzumsuz bir panik yarattı takımda. Akhisar maçının daha ilk yarısında kontrolü kaybettik. Konya deplasmanı ise, 2 beraberlik sonrası *kısır* Balıkesir maçının kopyasıydı. Aşırı güvenli. Ürkek. Ve bu sefer şans gülmedi.

Yani aslında tecrübe ve olgunluğuyla en avantajlı durumda olması gereken Fenerbahçe, puan kayıplarının stresini kaldıramıyor. Burada da en büyük görev İsmail Kartal'a düşüyor. Ama burada İsmail Kartal'ı tek başına ve peşinen suçlamak haksızlık. Aziz Yıldırım'ın otoritesi zaman zaman, özellikle dalgalandığımız dönemlerde ekstra stres ve korkudan kaynaklı özgüven kaybı yaratabiliyor. Şunları söylemiştim bu konuda 3 ay önce: Aziz Yıldırım'ın otoritesi Aynı yerdeyim.

Sonuç olarak;

İsmail Kartal'ın ilk yapması gereken şey yüzünü yıkamak. Kendisi panik yapmamalı ve takımın maçın daha ilk yarısında kontrolü kaybetmesini engellemeli. *Azizsilin* varken zor olduğunu biliyorum ama 70'er dakikalık debelenmeleri kaldıramayız artık.

Peşinden takımın yükselişindeki *doğruları* iyi tespit etmeli Hoca. Ben yukarıda birkaç tanesine ışık tutmaya çalıştım. En önemlisi statik, kısır futbol. Geri dörtlü ve önlerinde Topal varken bu kadar çekinmesine gerek yok. Alper ve Diego'dan en az biri kesinlikle oynamalı artık.

En önemli konulardan biri de gol, bitiricilik. 7 puan kaybettiğimiz 3 maçtan 3 fotoğraf bu sezonun ağlama posteri olmasın. Oynatarak ya da -artık- oynatmayarak rehabilite etmeli Emenike'yi. Sow'la paylaşabilirler dakikaları. Galatasaray maçı da dahil, bence bu sezon artık Sow, Emenike, Kuyt 3'lüsü ile çıkmamalıyız hiçbir maça. O yüzden merkez forvet pozisyonunu iç saha/deplasman durumlarına göre paylaşabilir Sow ile Emenike. Ama artık Alper yoksa bile, gerekirse sol açıkta Diego ile başlamalı. Orta sahadan hücuma tek köprü bek bindirmeleri ve uzun toplar olacak bu şekilde. Ki rakipler ezberledi. Ezcümle; trafik sıkıştı, 3. köprüye ihtiyaç var. Adı Alper Potuk, yoksa Diego.

Pazar günü kazanırsak umutluyum. Özgüven ve ideal 11 ile yeni bir yükseliş trendi izleyebiliriz. Ama orada da daimi uyarı mekanizması görevde. Hakeme takılma, hakemle oynama.

Hak ettiğimiz yerde ve puanda değiliz. Ama hak ettiğimiz yere çıkma şansımız var. Hepsi sahamıza gelecek. Doğrularımızın bekçiliğini yapar ve konsantre olursak *tokmak* hala bizim elimizde.

İnşallah. Maşallah. Amin.


Devamını oku...

12 Şubat 2015 Perşembe

Karga ile tilki

Karga ile tilkinin hikayesini bilmeyen yoktur. Mübalağa etmiş olacağım ama ancak böyle anlatabilirim.

Fenerbahçe maçları öncesi hakeme şaibe bulaştırma yöntemi fevkalade işliyor.

Ünal Aysal, Fenerbahçe maçı öncesi "Cüneyt Çakır şaibelidir." dedi. Fenerbahçe pas geçti. Hakem maça Galatasaray'ın psikolojik *hamlesiyle* çıktı ve maçı -kariyerinde bilmem kaçıncı kez- Galatasaray'a verdi. (Maç Bruno Alves'in harakirisi ile anılıyor ancak ilk yarı oyunu domine ederken penaltı-kırmızı kart güme gitti.)


Daha sonra Fikret Orman aynı yolu denedi. "Gözümüz hakemin üzerinde." dedi, ne hikmetse Fenerbahçe sert karşılık verdi. Beşiktaş'ın hakem üzerindeki psikolojik hamlesi boşa gitti. Fenerbahçe'nin yine domine ettiği ve hakemin ortada yönettiği maçı hak eden kazandı.

Sıra geldi İbrahim Hacıosmanoğlu'na. Artık Trabzon şehrinde bile meczup ilan edilen *fedai* hakemi aradı, tehdit etti, bunu itiraf etti, cirit attı, at oynattı. Fenerbahçe ise tenezzül etmedi, çirkefe bulaşmak istemedi, pas geçti ve *değişmeyen* hakem maça Trabzonspor'un psikolojik hamlesiyle çıktı. Fenerbahçe oyunu yine domine etti, jeneriklik goller kaçırdı ve kara gömlekli bu arada penaltı ile 2. sarıları yedi. (Kaçırdığımız goller ve 3 puan tüm bunlardan farklı bir konu.)

Bakın 3 sıcak, birbirinin kopyası örnek ve sonuçları. Dikkate alıp değerlendirmek gerek bence. Ne yapmak lazımdı peki? Sonuç üzerinden yorumladığımı düşünenler olacaktır ama hayır, yukarıdaki 3 sıcak örnek etrafında söyleyeceğim fikrimi.

Ben olsaydım;

*Fedai* hamlesini yaptığı an, anında, aynısını ve hatta mislini, çirkefe bulaşma, gündemi kirletme ve günah keçisi ilan edilmeyi göze alarak "Bu hakemle çıkmam maça, bu hakeme artık şaibe bulaşmıştır!" derdim. Ki öyle değil mi? Hakem belki değişmezdi, ama maça Trabzonspor'un psikolojik hamlesi ile değil Fenerbahçe'nin nefs-i müdafaasının baskısıyla çıkardı. O telefon görüşmesinin yönetimine etki etmeyeceğini ispatlamak için çalardı düdüklerini. Bu işin psikolojisi.

Özünde ve toplamda ise; yaşanan ve başımıza iş açıp fire verdiğimiz onca vak'adan sonra, ders alıp, refleks ile değil, öncül tedbir ile saha dışındaki maçları kazanmayı bekliyor ve ihtiyaç duyuyor takım ile taraftar.

Böylece takım topunu, taraftar takımı düşünecek ki başarı gelsin. Değilse günün sonunda basarız yine yaygarayı, kendi yarattığımız girdapta boğuluruz sonra. Olmadı mı daha önce?

Sana gündemi kirlet demiyorum, işine bak tabi, ama oldu ya biri bir kılçık attı ortaya. Anında, aynı ve hatta misli ile karşılık vereceksin, rakibin psikolojik hamlesi un olacak, üste çıkacaksın, senin baskını hissedecek herkes. Haklı çıkmayı mı bekliyorsun? Sussan da bağırsan da haksızsın sen, boynundaki ip o, çeyrek asırdır örülmüş kaderin. Ama o da senin kabahatin. "Siktir et medyayı!" demeyeceksin.
Devamını oku...

10 Aralık 2014 Çarşamba

Peki İsmail Kartal'ın planı ne olacak?

Aykut Hoca'nin son senesinde Webo'nun transferiyle sekillenen 3 forvetli oyun sistemini; ertesi yil Ersun Hoca, beklerin ipini kopararak en verimli hale getirdi ve hem hatice hem neticede dolu dizgin gitti Fenerbahce.

Ismail Hoca ile 12 hafta gecti. Ve gorduk ki ne Aykut Hoca gibi oyunu kontrol edebildi, ne de Ersun Hoca gibi hucum yapabildi.

Temel fark beklerde ve hucum uclusunde gozleniyor.

Bunun 2 sebebi olabilir. "Ismail Kartal kotu bir teknik direktor" demek kolaycilik. Ikinci sebebi irdeleyelim.

Ismail Hoca sampiyon olan dizilis ile oynuyor ama savunma ve hucum mentalitesi farkli oldugu icin 2 ayni kadro ve dizilis arasinda gece ile gunduz gibi fark var.

Belli ki Ismail Hoca farkli bir oyun anlayisina sahip. Bu suc degil. Peki ayni planda israr etmesi dogru mu? Bence onun icin yolun sonu bu. Kendi planini uygulamali. Mevcut kadro ve form durumu ile Ismail Hoca'nin oyun anlayisi birlestiginde nasil bir tercih mumkun olabilir diye dusundum ben de. Tablo bu.

Tek tek pozisyon ve oyuncu tercihlerini yorumlayalim.

Volkan: Degisiklik icin henuz erken, bence.

Gokhan: Kuyt yoruldu, onunde Alper ile kendi standardina yaklassa kâfi.
Bruno Alves: Affedilecek gibi degil ama Bekir-Kadlec ile hava topu alamiyor, kendi sahamizda akil almaz goller yiyoruz. 4 stoper icinde hala en iyisi.
Egemen: Mac kondisyonunu kazandiysa fazla dusunmeye gerek yok.
Hasan Ali: Caner onde olacak. Ona gore dusunelim. Hasan Ali *daha* Ismail Hoca'ya gore bir bek. Kademesi ve bindirmesi var. Ustelik pas oyunu Caner'den iyi.

Topal: Adindan baska birsey yazmaya gerek yok. Ancak pas hatalari onun sinavi.
Emre (Raul): 90 dakikayi da ligi de paylasabilirler. Bu pozisyona Emre daha uygun ama kasik ve kafasindaki sinirler ona engel oluyor.

Alper: Kuyt'i bir sure dinlendirmemek, oyun sonlarinda sogukkanliligi ve caliskanligindan yararlanmamak artik ona kotuluk demek, bence. Kesin olan birsey var ki Alper acik alan oyuncusu. Ancak bu sekilde Ismail Hoca'nin savunma-hucum harmonisi saglanabilir gibi geliyor bana. Kanatlarda giden-gelen, kademe yapıp bindiren 2'şer oyuncu.
Caner: Hasan Ali ve Alper icin yazdiklarimi okursaniz, ekleyecek birsey kalmaz. Ilk 11'in degismezi. Madem bekte gecen yili mumla aratacak, yeni bir planda hucum gucunden yararlanabiliriz. Bindirmesi, temposu, sutu, pasi var.
Diego: Ben transferine karsiydim, oyuncuya degil. Yani gecen yilin oyun planina uygun degildi. Ama gecen yilin plani Ismail Hoca'ya da uygun degil. Dolayisiyla -olasi- yeni planda 4 orta saha oyuncusunun destegiyle hunerlerini daha iyi gosterebilir. Ve ceza sahasina girebilir!

Webo (Emenike): Grafikte Emenike'yi as kullandım ama son kararım:) Webo. Hatta bu oyun planinin islemesi icin olmazsa olmaz. Bugun, Emenike'yi uca atip ceza sahasinda cogalamiyorken, yeni planda Webo duvariyla Caner, Alper ve Diego'yu da surekli sokabiliriz gol bolgesine.

Uzatmayacagim. Diyecegim su. 12 hafta, Sper Kupa ile 13 mac onemli bir gosterge. Gecen yilin formasyonu ve oyuncu tercihleri ile farkli bir oyun oynuyoruz. Anlasilan gecen yilin plani Ismail Hoca'ya uygun degil. Ya mevcut kisirlikta israr edip kariyerine yardimci hoca olarak devam edecek. Ya da kendi oyun planini gelistirip basarili olmaya calisacak.

Bence Ismail Hoca icin sinavin ilk sorusu bu.
Nacizane.
Devamını oku...

7 Aralık 2014 Pazar

Hoşçakal Kaptan!


Formalarıma sadece onun adını yazdırdım. Saracoğlu'nda ilk 11 anons edilirken bir tek onun adını haykırdım. En çok onu alkışladım. Çocukluğum Aykut Kocaman, gençliğim Alex De Souza hayranlığı ile geçti. Şanslıydım. Sonra birgün yolları kesişti. Önce rüya gibiydi. Sonrası malum.

Zor ve kötü günler geçiriyorduk. Kimse istemezdi elbette ama kişisel meselelerin zamanı değildi. Belki bu yüzden iki taraf da sevgiden yana, farklı bir tutum sergileyebilirdi. İkisi de haklı, ikisi de haksız. Her ayrılık gibi.

Bu yüzden bu ayrılık ile ilgili tek ama tek kelime yazmadım. Yetim kalanlardanım. 1 milimetre taraf tutmadım. Duygu selinde olgunlaştıramadığım düşüncelerimi yangın ortasında başı boş bırakmadım.

Vah vahlarla, keşkelerle ve özlemle geçti 2 koca yıl. Şimdi son vedasını yapıyor Kaptan. Yaşattığı güzel günler için teşekkür etmek zorundayım, bu yüzden ayrılığından beri ilk kez anıyorum adını, eski sevgili gibi, Alexim'in.

Fenerbahçe tarihinin tartışılmaz efsanesi, gözlerimle gördüğüm en büyük futbolcuydu Alex. Kelimenin tam ve gerçek anlamıyla bir fenomendi. Yeri dolmayacak, emsali bulunmayacak; bir 10 numaradan, bir golcüden, bir kaptandan fazlasıydı.

Kötü anılarla hatırlar, mutlu günleri hafızamın vitrinine almazsam haksızlık edeceğim geçen 8 muhteşem yıla.

İnsanlar için hayatta sadece 2 yön var aslında. Sevgi ve nefret. Ne mutlu ömrüm sevgi içinde geçti ve ben de sevgiyi seçtim. Ve ama bu yolun da bir kuralı var, seveceksin.

Seni seviyorum Alex. Hayat hizaya sokmadan son 6 ayı sildim hafızamdan. Bana ve bize yaşattıkların için sonsuz teşekkürler. Senin ve ailenin güzel, gülen yüzü solmasın. Futbol yaşamın saha içinden daha başarılı olsun ve inşallah yollarımız birgün tekrar kesişsin.

Hoşçakal Kaptan.
Devamını oku...

4 Aralık 2014 Perşembe

Fenerbahçe'yi bekleyen tehlike: Milan Sendromu

Bugünü konuşmaya alışkınız ama yarınlar çabuk geliyor. Şampiyon olsak da olmasak da yolumuza devam edeceğiz ve şanımız gereği her yıl şampiyonluğa oynayacak bir kadro kurmak zorundayız.

Deneyimli ve ama bir o kadar da yaşını alan bir kadromuz var. Hatta kıyaslarsak, ligin ~28,4 ile en yaşlı kadrosuna sahibiz. Galatasaray ~26,3 ve Beşiktaş ~25,3 ortalama ile seyrediyor.

Deneyim, şampiyonluğa oynayan takımlar için çok önemli. Ama bu konuda daima Milan örneğini veririm. Gençlerle harmanlayamadığın ve sadece deneyimine güvendiğin bir kadronun sonu Milan gibi olur. Paran yetmez, harcasan da deneyim kazanıp harmanlanmaları ve bir eşiği aşmaları yıllar alır. Apoletin sökülür.

Ekonomik açıdan -son 3 yılda yaşatılanlara rağmen- hala en güçlü kulüp Fenerbahçe. Ancak bu gelir ve bu giderlerle yolun sonu devletin sübvanse ettiği rakiplerimiz gibi olur. Ve o devlet bizi sübvanse etmez, dım dızlak açıkta kalırız mazallah.

Konumuza dönelim. Ve önce yorumlamadan bazı verileri paylaşalım.


  • Bu sezon sonunda 7 futbolcumuzun sözleşmeleri sona eriyor. Tablo yukarıda. Bunlardan 2'si yabancı, Kuyt ve Webo. Mert hariç sözleşmesi sona erecek tüm futbolcular 30 yaşın üstünde. Sözleşme sonunda içinde bulunacakları yaşlar yine tabloda yazıyor. Ki aslında sözleşme yenilenirse takip eden sezonda içinde bulunacakları yazmak gerek tabloya.
  • Sözleşmesi bu sezon bitecek 7 futbolcuya maç başılar hariç 10.84 milyon Euro yıllık ücret ödüyor Fenerbahçe.
  • Gelecek sezon sonunda ise daha zorlu bir süreç olacak. Tam 10 futbolcunun sözleşmesi bitecek. Bunlardan 5'i -hiç yararlanamayıp maaşını ödediğimiz Krasic dahil- yabancı statüsünde.
  • Yani Fenerbahçe'nin 9 yabancısından 7'sinin sözleşmesi gelecek sezon bitiyor.
  • Gelecek sezon sözleşmesi bitecek oyunculara Fenerbahçe'nin sözleşmenin son senesinde ödeyeceği maç başılar hariç yıllık ücretler toplamı 17,95 milyon Euro. 2 yılın toplamı 28,79 milyon Euro.
  • Fenerbahçe'nin tüm kadroya şu anki yıllık ücret yükümlülüğü 40 milyon euro seviyelerinde. Kaba bir hesapla gelecek sezon kadro yükümlülüklerinin yaklaşık %75'i düşecek.

Gelelim yorumlara. Tüm maddelerin başında "Bence" yazdığını varsayın, ben tekrarlamayım.

  • Bu sezon sonundan başlayalım. Sözleşme yenilemediğimiz her futbolcunun yerine birini koymamız gerektiğini unutmayın. Ki bizim bonservissiz oyuncu kovalama alışkanlığımız da yok. Sorsanız sadece Mert ile sözleşme yenileyelim derim. Ama diğer 6 futbolcunun yerini doldurmanın maliyeti ekonomiyi sarsmamalı. Bu yüzden ben olsam; Egemen ve Webo ile bugünkü ücretlerinin altında bir bedelle 1 yıllık sözleşme imzalarım. Kuyt, Emre, Selçuk ve Bekir'e teşekkür ederim. Bu emektar futbolculara Fenerbahçe çatısı altında başka görevler pekala verilebilir.
  • Gelelim gelecek sezona. Egemen ve Webo ile 1 yıllık sözleşme imzaladığımızı varsayarsak 12 futbolcunun sözleşmesi biter. Yukarıdaki maddedeki mantıkla Caner, Gökhan ve Topal ile sözleşme yenileyip yabancı havuzumu boşaltırım.
  • Sow'un sözleşmesi gelecek yıl bitiyor. Azalan ücret ile süren sözleşmesinde az kazandığı dönemde. 10 milyon euro bonservis verdik. Pek düşünüp de becerebildiğimiz birşey değil ama bu devre arası sattık sattık. Batı almaz, doğu en az 6-8 milyon euro verir. Ki Sow doğuya gider.
  • Caner ile sözleşme yenilemek bu sefer daha zor olacak bence. Son uzun kontratı olacak ve Avrupa'yı deneyecektir tekrar. Bu sefer kaybedebiliriz.

Özetle;

Mali tasarrufa ihtiyaç duyduğumuz bir dönemde, şampiyonluğa oynayacak kadrolarla devam etmek ve kaliteyi artırmak için en az 3 yıllık kadro planlamasına ihtiyacımız var. Son cümleyi okuyanların gülümsediğinin farkındayım ama söylemesem olmaz.

Kulübün ilk yapması gereken şey yerli ve yabancı piyasada bonservissiz oyuncu kovalamak olmalı. Sow devre arası, Meireles, Alves ve Kadlec sezon sonu satılabilir ve 4 futbolcudan 10 milyon euro civarı bir gelir elde edilirse büyük kazanç.

Geri dönme ihtimali olan Salih, maya bu sefer tutarsa Stoch iki açığı kapatabilir.

Ve tabii şampiyonlar ligi gelirleri. Nasıl olacak bilemiyorum ama gitmek farz. Doğrudan gelirlerinin yanı sıra, stad ve forma sponsorlukları için dolaylı getirilerine de ihtiyaç var. Ah Ersun Yanal ayrılığı. Şu kritik dönemeçte ekstra para harcamadan bizi şampiyonluğa daha güvenli götürebilirdi. Şöhretli hoca maliyet demek.

Sürekli başarı peşinde koşarken bütçeyi tutturmak her zamankinden daha zor olacak. Yaşlı kadroyu yenilemeli, bunu yaparken bütçeyi tutturmalı, yenilenen kadro ile de başarılı olmalıyız.

Eğer Aziz Yıldırım 3 yıl daha başkanlık yapmak istiyorsa, kongre kürsüsünde bu soruların yanıtını ve daha doğrusu planını da anlatırsa sevinirim.

Çünkü ne yazık ki karamsarım.





Devamını oku...

1 Aralık 2014 Pazartesi

Neşe bitti, öfke galip geliyor, kaybeden Fenerbahçe


80'lerde çocuktum, 90'larda ergenlik döneminde bir erkek çocuğu. 82-83 ve 84-85 şampiyonluklarını hatırlamıyorum. Şahit olduğum ilk şampiyonluk 88-89. Oğuz, Aykut, Rıdvan hayranlığım ondan. Ardından 7 yıl bekledim, 95-96'ya kadar sabredip vuslatı bulmuşken, Oğuz ve Aykut'un sebepsiz ayrılıklarıyla kahır hayatıma devam ettim. Peşinden Mesut Yılmaz, Haluk Ulusoy, Mehmet Ağar ve Fatih Terim ile gelen 4 sene üst üste Galatasaray şampiyonluğu. Pes etmedim. Nihayet 2000'li yıllar. 6 şampiyonluk ile nispeten 80'ler ve 90'lardan başarılı olduğumuz ancak potansiyelimizi dahili ve harici sebeplerle beklenen neticelere dönüştüremediğimiz yıllar.

Ben hayattayken 10 kez şampiyon olmuş Fenerbahçe, 8'ine şahitlik etmişim. Ama çocukluğum ve ergenliğim safi kahır ile geçmiş. Üstelik Ankara'da. Hiç kolay değil. Mesela bu yüzden 2000'lerin çocuklarını daha şanslı bulurum ben. Göreceli elbette.

Niçin anlattım yukarıdaki, herkesin malumu iki paragrafı? Başarısız geçen yıllar ile görece başarılı yılları mukayese ederken günbegün yitirdiğimiz bir değerimize ışık tutmak için, dört harfli, adı neşe.

Geçmişte de saha içinde ve dışında zor günlerimiz oldu. Kah kongrede, tribünde kavgalar, kah Dereağzı basmalar yaşandı. Ama hatırlıyorum, en kötü günün sabahında bile, bir umut, bir neşe, ağladıkça büyüyen bir bağlılık kaplardı içimi, içimizi. Gün olur yenilmeye doymazdık. Gün olur havada uçan sandalyelere hayıflanırdık. Ama Fenerbahçe'nin bayramı, bir maç gününde, sanki yeniden doğardık.

Budala bir geçmişe öykünme değil bu. Bugün elbette 80'li ve 90'lı yıllardan büyük, güçlü ve başarılıyız. Zaten geçen yılların denklemini sadece Fenerbahçe değişkeni üzerinden yorumlayamayız. Berlin duvarı yıkıldı, Körfez savaşı yaşandı, internet çağı ve ardından gizli saklının kalmadığı sosyal medya çağı başladı.

Israrla işaret etmeye çalıştığım şey kaybolan neşemiz, bayram havası. 7'den 70'e erkek ve kadının aynı düzlemde çocuk olup birkaç saatliğine herşeyi unuttuğu, mutlu Fenerbahçe anları.

Fenerbahçe büyürken ve güçlenirken; 2006'da, 2010'da, 2011'de ve daha sonra başına örülen çorapların ve yarattığı maddi manevi tahribatın farkındayım elbette. Ama işte, zaten, bu yüzden sevgi ekmek gerekmez mi? Yaşadığı, yaşatılan zorlu günleri nasıl aştı Fenerbahçe? Kenetlenmedi mi? 3 Temmuz'dan sonra, Aziz Yıldırım'ı seven/sevmeyen herkes Çağlayan'a, Metris'e koşup gaz yemedi mi? Tek sebebi neydi? Sevgi. Saf, içten, derinden, kökten.

Bugün mutlu değilim. Sebebi puan kayıpları değil, hiç puan kaybetmedik mi? Şampiyonluk da gidebilir, hiç şampiyonluk vermedik mi? Ama bu ikisinden daha önemli şeyleri yitirmekteyiz.

4 Eylül'de karalamıştım şu yazıyı: "Fenerbahçe icra makamından memnuniyet grafiğindeki anormal dağılım"

Aynı yerdeyim. Sevgi ve aklın olmadığı yerde nefret kök salar ve öfke galip gelir. Maalesef bu acı sona doğru sürükleniyoruz.

"Kim haklı?" oyunu oynamak bana zul geliyor, saçma ve faydasız buluyorum. Ama doğru ve yanlışları konuşabiliriz, konuşabilmeliyiz.

Tekrarlıyorum; Aziz Yıldırım'ın ne her yaptığı doğru, ne de her yaptığı yanlış. Ama bir kesim her sözünü ve icraatını reddederken, bir kesim de her yaptığını koşulsuz doğru bulmakta. Bu dağılımda rasyonalite yok, buram buram duygu var ve sağlıksız.

Normal şartlarda, Fenerbahçe icra makamından, yani Aziz Yıldırım'dan memnuniyet grafiği bir değerde yoğunlaşmalı. Bunun -10 üzerinden- 3 olması da, 7 olması da normal, sağlıklı. Ancak bahse konu yazıda da belirttiğim gibi, iki tepe noktalı, bir kesimin acımasızca 0, diğer kesimin ısrarla 10 verdiği kutuplaşmış grafik, yani bölünme, Fenerbahçe'yi uçuruma sürüklüyor.

Çalışan insan hata yapar. Aziz Yıldırım da kendini adadığı Fenerbahçe için çalışırken hatalar yaptı. Kabul ettiği yanlışları da oldu üstelik. Taraftar da hakkını verdi. Ama bugün yaşadığımız şey hata olarak adlandırılamaz. Şahit olduğumuz şeyin adı inat. Dolayısıyla içinde mantık yok. Öfkenin direksiyona geçtiği ve sonunun mutlak şarampol olduğu bir akıl tutulması.

Ben haklı haksız arama çabası içinde değilim. Ayrıca zaten yargılayacak konumda değilim. Tarafsa, iki tarafın da yanlışları olmuştur. Muhakkak iki tarafın da kendini haklı gördüğü yerler, kırgınlıkları vardır. Ama milyonları bir arada tutan ortak payda Fenerbahçe ise, aynı yerde buluşmaktan başka çaremiz yok. Bunu da bir, yüz, bin kişi münferiden yapamaz; tek bir kişi ve tek yol var.

Fenerbahçe'nin 17 yıllık başkanı Aziz Yıldırım; önce, bu nefret ve öfkenin bizi uçuruma götürdüğünü anlamalı ve ardından, hemen, Fenerbahçe'nin tek lideri olma sorumluluğuyla camiayı bulunduğu öfke yörüngesinden çıkarmalı. Yolunu da, usülünü de o bilir. Tarafsa, iki taraf için de ne bir geri adım, ne de özür dilemek bu. Fenerbahçe çatısı altında buluşmak zor geliyorsa insanlara, egoları Fenerbahçe aşklarından yukarıdaysa söyleyecek ve yapacak birşey yok zaten. Ama bu *buluşmayı* tertip etmekten veya davete icabet etmekten kaçınanları da tarih yazar ve Fenerbahçe'yi değil, kendini düşünen insanlar olarak anar.

Tarafsa, karşı taraftan adım beklemek yanlış ve nafile. *Fenerbahçe için* birşey yapacaksan, bunun koşulu olmaz, dile getirdiğin sevda nakaratlarına tezat.

Bence bugün Fenerbahçe, 3 Temmuz'dan daha büyük bir sınav veriyor. Ya biri, lideri, ısrarla, karşılıksız sevgi tohumları ekip üzerine düşeni yapacak ve sevgi nefrete karşı bir kez daha galip gelecek, ya da bu amansız inat ve ego savaşı bizi 40 parçaya bölecek. İki yolun sonu da belli. Tercih söz sahiplerinin.
Devamını oku...

29 Eylül 2014 Pazartesi

JACKPOT!



Casinoların kollu canavarları. Aynı sembolleri yan yana getirdiğinizde makinadan oluk oluk dökülen paralar. Sembollerin hangi şanslı için yanyana geleceği şans olarak nitelense de, arka planda algoritması olan ve aslında tesadüf olmayan şans oyunu. Yani oynayan için şans, oynatan için planlı nakit çıkışı.

Futbolun da her organizasyon gibi doğru sembolleri yan yana getirme ihtiyacı var. Nedir futbolun üç 7'si peki? Anahatlarıyla; politika, plan ve uygulama. Yani doğru kişi/ekip, doğru politika, doğru plan ve doğru uygulama aynı zaman diliminde biraraya geldiğinde kalıcı başarılar sağlanabiliyor. Ve tabii piramidin tepesinde insan faktörü var.

Fenerbahçe'yi ele alalım. 16 yıllık başkan Aziz Yıldırım. Saha dışında uyguladığı yapısal reformlarla rakiplerine ekonomi ve tesisleşme alanlarında fark atmış olsa da, bu başarıyı *aynı oranda* saha içine yansıtamamış ve oluşan potansiyelin doğurduğu beklentiyi karşılayamadığı için hayal kırıklıkları yaşanmış.

Nüans için bir paragraf ayıracağım. 16 yıla sayısız sportif başarı sığmıştır. Sadece adımızın varolduğu branşlarda, ikincilik başarısızlık hanesine bu 16 yıllık dönemde yazılmaya başlanmıştır. Hiçbir şekilde bunları yoksayan, gözardı eden bir argüman değil ifade etmeye çalıştığım.

Ancak 3 Temmuz izlerinin geçen yıl kazanılan şampiyonluk ve peşinden gelen yeniden yargılama kararı ile silinmeye başladığı bir dönemde; artık uçağın burnunun havaya kalkması ve istikrarlı bir şekilde yükselmesi gerekiyor, kaybedilen mesafeyi telafi etmek ve hak ettiği irtifaya ulaşması için.

Bunun için de piramidin güncellenmesi gerekiyor. Ben hiçbir zaman Aziz Yıldırım'ın Fenerbahçe'nin geleceği için yanlış bir kişi olduğunu düşünmedim. Onun gibi, hayatını Fenerbahçe'ye adayan bir Başkan daha zor gelir. Ancak Aziz Yıldırım'ın, piramidin diğer unsurlarıyla arası ne yazık ki pek iyi değil. Elbette doğru politika, plan ve uygulamaları/mız oldu. Ancak 4'ü yan yana, sürekli ve devamlı surette yürümedi, yürütülemedi bir türlü.

Nedir bu unsurlar? Açalım biraz.

Mesela; "Fenerbahçe 1907'de kurulmuş bir spor kulübüdür, değerlerine sadıktır ama sonsuzlukta aradığı liman daima ve daima spor alanlarının çizdiği sınırlardır. Bu bağlamda; amacı, yatırımları, plan ve uygulamaları, Fenerbahçe'nin sportif geleceği yolunda olmalıdır." bir politikadır. Ve; bu politika ile tasarlanacak sayısız plan ve uygulama mümkündür.

Ama işte; uzun vadeli, yolundan şaşılmayacak bir politika, bu politika çerçevesinde tasarlanacak alternatifli plan ve neticesinde doğru kişi/lerle, istikrarlı başarılarla yürütülecek uygulama biraraya geldiğinde *Jackpot!* oluyor. Ne zaman masanın -bahsettiğim- 4 ayağından biri kırılıyor ya da sallanıyor, işte o zaman istikbale giden yol uzuyor, daha açık tabirle, yerimizde sayıyoruz. Hatta modern çağın gelişim hızının gerisinde seyrettiğimiz için, geriye gidiyoruz.

Fenerbahçe rakiplerine göre şanslı aslında. Çünkü doğru kişi/ekip, doğru politika, doğru plan ve doğru uygulamaya sahip oldu bu 16 yılda. Bir farkla; bir arada ve sürekli ol(a)madı asla. En az biri hep eksik kaldı. Neticesi ortada.  

"Fenerbahçe camiası ve daha önemlisi Türkiye, bu 4 sac ayağının bir masada buluşması için uygun değil" diyenler olacak. Ben bu tutucu görüşe asla katılmıyorum. Bilakis, yokluğunda daha büyük fırsat.

Unutmayın, kolu çeken için şans ama makinanın sahibi için cebinden çıkan sürpriz tek kuruş yok.
Devamını oku...

16 Eylül 2014 Salı

30 Kasım 2013: Slaven Bilic'in açıklamaları


Ardından maç sonu Beşiktaş Teknik Direktörü Slaven Bilic'in açıklamaları:

***

Beşiktaş Teknik Direktörü Slaven Bilic, Spor Toto Süper Lig'de Kadıköy'de 3-3 berabere kaldıkları Fenerbahçe karşısında alınan bir puanın önemli bir başarı olduğunu söyledi.

Bilic, maç sonrası düzenlenen basın toplantısında yaptığı açıklamada, harika bir maç ve derbi mücadelesi olduğunu vurgulayarak, "6 gol atıldı. Kırmızı kartlar vardı. Müthiş atmosfer vardı. Müthiş geri dönüşler oldu. Kazanabilirdik de kaybedebilirdik de... İki takımı tebrik ediyorum. Zor bir atmosferde ve deplasmanda bir puan çıkardık. Bu büyük bir başarı. Her ne kadar kazanamasak da alınan bir puan çok kıymetli ve değerli" dedi.

İyi iş çıkardıklarını kaydeden Hırvat teknik adam, "Şimdiye kadar Fenerbahçe belirli puan farkı yakaladı. Ama sadece bizimle yakalamadı. Diğer takımlarla da puan farkı oluşturdu. Hak ederek bunu yaptılar. Son dakika golleriyle bazı maçları kazandılar" ifadelerini kullandı.

"Pas oyununda etkiliydik"

Fenerbahçe'nin muazzam bir fiziksel kapasitesi olduğunu anlatan Bilic, şöyle konuştu:

"Maçta top yerdeyken ve oyun pas  kombinasyonuna döndüğünde biz çok daha etkiliydik. Üstünlük bizdeydi. Ne zaman fiziksel mücadeleye ve düelloya döndü, Fenerbahçe orada kaliteyi koydu. Fiziksel olarak muazzam güce sahipler. İkinci yarı fiziksel üstünlükleriyle bizi geriye ittiler."

Fenerbahçe'nin de puan kaybedeceğini iddia eden siyah-beyazlı takımın çalıştırıcısı, "Her maçı kazanarak devam etmeyecekler. Onların da zor maçları var. Biz kendi maçlarımıza odaklanacağız. Bu akşamki gibi oynamaya devam edersek, basit hatalar yapmazsak, basit goller yemezsek yarışta büyük şansımız olacak. Hiçbir zaman pes etmeyeceğiz" ifadelerini kullandı.

Devre arasında oyuncularına yaptığı konuşmayı aktaran Slaven Bilic, sözlerini şöyle sürdürdü:

"3-2 lehimize olduğunu ve bir oyuncu fazla oynadığımızı söyledim. Avantajımız olduğunu ve rakibin mutlaka risk alacağını aktardım. Yetersiz kaldığımız nokta, rakip baskı yapabilir. Baskı yapmak zorunda. Top bizdeyken veya kazandıktan sonra pas kombinasyonlarını doğru oynamak ve mümkünse iyi penetre etmek gerekiyordu. Kontra çıkışlarda doğru pasları oynayıp tehlike yaratabilirdik. Onları yapamadık."

***

Anlatabildim mi?

Devamını oku...

14 Eylül 2014 Pazar

Maç sonu notları: Trabzonspor 0 - Fenerbahçe 0

Bambaşka bir kadroyla, henüz Halilhodzic'in bile tanımadığı, üretemeyen bir takıma karşı galip gelememek neşemizi kaçırdı. Ama umutlarımızı kırmasın. Bazen yara almadan yola devam etmek de mutlu sona hizmet eder.

Halilhodzic üretemeyeceğini bildiği için doğru oynattı takımını. Topu Fenerbahçe'ye verdi. Bu da Fenerbahçe'nin tüm hücum defolarını bir maçta görmemizi sağladı. Top ayağımızdaydı ama bunda övünülecek birşey yoktu, çünkü atak yapmadık. Süper Kupa'daki kadar bile.

Twitter'da aşağıdakileri yazdım maç esnasında, tekrar olmasın diye ekleyip üzerinden devam ediyorum:


Nitekim yetmedi. Kesinlikle fazla güvenli. Dolayısıyla Aykut Kocaman ile Ersun Yanal ekseninde değerlendiriyor taraftar. Ki haksız değiller. Teknik direktörlerin ideolojileri üzerine çok yazı yazdım. İki stil de başarıya götürebilir. Ne Kocaman'ın ne de Yanal'ın futbol mentalitesi kökten reddedilebilir. Ancak eldeki oyuncu grubundan en fazla nasıl verim alabileceğimizi geçen sezon net bir şekilde gördük. Diego'nun getirdiği önemli saha içi değişikliğine rağmen; ileri oynayan, basan, ısıran, rakibi hataya zorlayan oyun yapısını kaybetmemeli Fenerbahçe. Pişmiş aşa su katmak, otobanda 80 km ile gitmekten daha riskli.

Her paragrafta geçen yıla referans vermek istemiyorum ama; Sow - Emenike - Kuyt üçlüsünden nasıl verim alabileceğimizi, yani nasıl skor üretip maç kazanabileceğimizi, geçen yıldan rastgele seçilen 3 maçı izleyerek bulabiliriz. 

Bu oyuncu grubu ile herhangi bir rakibe karşı üstünlüğümüz taktik ve yetenek değil, fizik gücümüz. Bunu kullanmadığımızda en fazla bugünkünden kısır olmayız. Anahtar kelime tempo. İki gidip gelen bekin, göbekte Türkiye için oldukça iyi 2 orta sahan ve ilerde kısıtlı yetenekleri olsa da skor potansiyelleri olan 3 forvetin varken başka şansın yok: Kopyala yapıştır.

Belki bir kez yere düşerse, bir daha düşmekten korkmaz Hoca.
Yaşayarak göreceğiz.
İnşallah. Maşallah. Amin.


Maç sonunda attığım diğer tweetler:





Devamını oku...

4 Eylül 2014 Perşembe

Fenerbahçe icra makamından memnuniyet grafiğindeki anormal dağılım

Bu konuyu Fenerbahçe özelinde konuşmak hata olur aslında, yaygın ve genel bir iletişim şekline dönüştü çünkü.

Teknik direktör, yönetici, başkan, kısaca icra makamı; çıkması bir dert, kalması ayrı dert.

İcra makamı. Seçilmiş, atanmış ya da bir fırsata tutunmuş. Vereceği her karar, yapacağı her uygulama bir tercih. Karşılığı ve sonuçları var. Müspet sonuçlar gemiyi ve kaptanı yükseltirken, menfi sonuçlar aksi sonuçlar doğuracak. Yani bir bedeli var.

Halka mâl olmuş kurumlarda şeffaflık esastır ve bu yüzden bir anlamda her karar ve uygulama yoruma açıktır. Eleştiri doğaldır, doğasındadır, hatta lazımdır, şarttır.

Fakat son zamanlarda anormal bir frekans var *memnuniyet* grafiklerinde.

Şöyle izah edeyim;

İstatistikte sürekli olasılık dağılımları mevcuttur. Herkesin anlayabileceği bir ifadeyle; gözleme dayalı sıklıkların, grafiklerde oluşturdukları tepe değerleri ve dağılımı ile sınıflanır.

Bimodal ve Normal (Gauss) dağılım sürekli olasılık dağılımlarından iki tanesidir. Farkları tepe noktası adetleridir. Normal dağılımda tek tepe değeri/noktası varken, bimodal dağılımda tepe değeri/noktası sayısı ikidir. Aşağıdaki şekillerde de bu açıkça görülebilir.



Bu kısa bilgiden sonra hemen konumuza dönelim.

İcra makamından memnuniyet grafiklerinde (histogram) normal olan, verilerin normal dağılım göstermesidir. Yani icra makamından memnuniyet konusunda belirli bir değerde yoğunlaşma, minimumu ve maksimumu ile normal dağılır. Memnuniyet derecesinde en fazla sıklık gösteren değer tepe değeri/noktasıdır. Genel memnuniyet derecesini temsil eder. Ve mesela 10 üzerinden, genel memnuniyet derecesine göre herhangi bir puan olabilir. 

Gelelim Fenerbahçe'ye.

Hikayesini ve sebeplerini şimdilik bir kenara bırakalım. Fenerbahçe'de icra makamından memnuniyet grafiği bimodal dağılıyor. Yani iki tepe değeri/noktası mevcut. Bir çoğunluk, hiç ama hiç memnun değilken, diğer bir çoğunluk toz kondurmuyor icra makamına. Rakamlarla ifade edersek; bir çoğunluk 10 üzerinden 0-3 arasında yoğunlaşırken, diğer çoğunluk 7-10 arasında yoğunlaşıyor. Kutuplaşma da diyebiliriz buna. Aşağıdaki grafik cuk oturuyor mesela:


Bu anormal durumu yorumlayalım şimdi biraz.

Normal şartlar altında, icra makamından memnuniyetin yoğunlaştığı bir derece/puan olur. Bayern Munich diyelim mesela. Taraftarlar için "Bayern Munich icra makamından memnun musunuz?" anketi yapılsa, 0'dan 10'a her puanı verecek olsa da, bir değerde, tepe noktasında yoğunlaşma olur, varsayalım 8 olsun bu. Fenerbahçe'de yapsak aynı anketi, ki yapacağım, tahminen 3 ve 8'de iki ayrı tepe noktası olacak. Bimodal dağılım ve anormal bu.

Peki bunun sebebi ne?

Birden fazla nedeni var. Birikmiş duygular, derinleşmiş bağlılıklar, yaşanan sıradışı olaylar yüzünden bozulan ayarlar ve saire.

Birden fazla nedeni olan bu potada en az olan şey ise rasyonellik. Duygular aklın önüne geçiyor. Ve bu yüzden bir çoğunluk "Artık yeter!" derken, diğer çoğunluk daha sıkı tutunuyor. Oysa hepsi Fenerbahçeli ve onun iyiliğini istiyor. Buluşabilecekleri tel yer rasyonellik. Ama aradaki perdeler bunu engelliyor.

3 ya da 8'de buluşalım ama normal dağılalım desek, nasıl mümkün olabilir bu?

Tek yolu aklı yalnız bırakmak. Fenerbahçe'ye olan bağlılık ve tutku ile gelişen duygulardan bahsetmiyorum. Onlar bize lazım. Ama iletişimde duyguları, başta nefret ve öfkeyi bir kenara bırakmak, olması gerektiği gibi, ne pahasına olursa olsun, sevgi ve neşe tohumları ekmek gerek.

Ve bu anormal dağılımın yarattığı kutuplaşmadan, algıyı yaratanın da, duygularına kapılanın da sorumlu olduğunu unutmamak lazım.

İnşallah bir gün normal dağılalım:)

---

Aslında önce anket yapıp bu yazıda sonuçlarını paylaşmam gerekirdi ama olsun, biz tümden gelelim:)

Anket aşağıda, memnuniyetinizi en yüksek 10, en düşük 0 olacak şekilde puanlarsanız sevinirim. Argümanımızın sağlamasını da yapmış olalım.


Devamını oku...

31 Ağustos 2014 Pazar

Maç sonu notları: Fenerbahçe 3 - Karabük 2

Sezon başı travma yaşayıp, tepeden tırnağa herkesin sarsıldığı ve aklının karıştığı bir ortamda, iki resmi maçta kayıp vermemek ilk olumlu gösterge ve bir anlamda direnç.

Hazırlık maçlarından beri maça çok iyi başlıyoruz. Ne yaptığını bilerek, göstere göstere uzun/kısa toplarla hücuma çıkıyoruz. Bugün de öyle oldu. Ben *maşallah* derken yine, golü de bulduk ama erken bastık frene.

Fenerbahçe'nin Gökhan Gönül bindirmelerine ihtiyacı var. Ama hazır değil lige. Daha ilk yarıda yoruldu ne yazık ki. 60'dan sonra gidemedi. Tempoyu kaybettik.

Yediğimiz goller önce kademe eksikliğinin, sonra Mert'in hatası. Ama kaleci dediğin yaptığı hatalarla büyüyor. Canı sağolsun.

Emre, Topal, Caner, Kuyt, Bekir idare etti. Emenike maçın başında istekliydi. Sow yine aradı ve bu sefer buldu.

Meireles'e özel paragraf. Kötüyken herkes kötü dedi. Ama bugün yükselişine devam etti. Sahanın her yerinde, hep doğru işler yaptı. İsmail Hoca'nın onunla başlaması ve devam etmesi bana ümit verdi. Şahaneydi.

Ligin ilk maçı. Böylesine dalgalı bir maçta yapılan negatif yorumların geneli önyargılardan ibaret. Aykut Kocaman'ın pas futboluna dönmüşüz. Bitmişiz. Vah vah. Aykut Hoca Ersun Hoca'ya göre daha kontrollü oynatıyordu, doğru. Ama devre arası taraftarın beğenmediği Webo transferi ile Sow'un sol forvet düzeniyle yaptığı tempolu maçları hatırlamıyor kimse. Önyargı, ezber, klişe. Her Fenerbahçe teknik direktörünün kaderi. Ersun Yanal'ı da pas yapmıyoruz diye eleştiren çoktu. Bitmez yani.

İsmail Hoca'nın insiyatif ve risk alıp tahtada değişiklik yapması hoşuma gitti. Ve bugün galibiyeti getirdi. Daha çok sınavı var. Yolu açık olsun.

Eksik var. Henüz hazır olmayan futbolcular var. Ama önümüzde uzun da bir maraton var.
İlk 8 hafta önemli.
İnşallah. Maşallah. Amin. 




Devamını oku...

29 Ağustos 2014 Cuma

Tahmin: Fenerbahçe'de bu sezon kim, kaç gol atar?


Geçen yıl yapmıştım. Bu yıl ısrarlı talepler oldu.
İstatistikler ve tahminlerim yukarıda.
Yorumlarınızı alayım.

Not: Kariyer istatistiklerinde milli takım hariç, resmi kulüp maçlarının tamamı dahildir.
Devamını oku...

24 Ağustos 2014 Pazar

Maç önü notları: Süper Kupa


Muhtemel 11'ler yukarıda. İki takım için de başka seçenek yok gibi. Hemen yorumlayalım:

Bu formasyon, oyuncu grubu ve karakteristikleri ile, maçın berabere gittiği anlarda topun Galatasaray'da daha fazla kalması beklenir. Erken bir gol olmazsa, maç sonunda %55 - %45 gibi bir tabloyla karşılaşabiliriz.

Galatasaray'da hücum bağlantılarını Sneijder'den çok, zaman zaman kanat değiştirecek olan Olcan yapacaktır. Tempolu ve topla oynamayı seviyor. Ancak oyun görüşü zayıf olduğu için top kayıpları Fenerbahçe için kontra fırsatı yaratabilir.

Yasin'i Selçuk'un paslarıyla Alves & Caner'in arkasına kaçırmaya çalışacaklar. Galatasaray'ın oyun içinde avantaj sağlayabileceği bir cast ve senaryo bu.

Sneijder en verimli olduğu alan ve rolde çıkacak Prandelli ile. Olcan, Melo ve Selçuk top yaparken o muhtemelen saklanacak ve ceza yayı çevresinde gol arayacak. Ki bu Sneijder'in uzmanlık alanı, Bekir uyumamalı.

Galatasaray savunması da Fenerbahçe'nin hücum üçlüsü karşısında terleyecek. Emenike formda döndü ve Galatasaray tandemi için pozisyon/kart tehdidi bu. Sow ile Kuyt da artık pozisyonlarına ve rollerine yapışmış oyuncular. Pas alışverişi ve üretkenlikleri zayıf olsa da, Fenerbahçe'nin en formda bölgesi durumundalar.

Berabere giden sete set maçta; Galatasaray, Selçuk ile Burak & Yasin'i savunma arkasına kaçırmayı, Olcan ile verkaç ve cepheden şutu, Sneijder'in gol arayan saklambaçını, Veysel ile defansı üçleyip, Telles'i çizgiye indirmeyi deneyecektir. Fenerbahçe'nin menüsü daha dar ama fiziksel gücü her mücadelede lehine.

Galatasaray'ın ikinci şansı Bruma, Fenerbahçe'nin ise Alper olacaktır. Forvet sayısını artırmak gerektiğinde Umut ve Webo hazır.

Zemin kötü, yerden oynayan takımı bozabilir. (Topal'dan da çekiniyorum) Oyun orta saha ve fizik mücadelesine kalırsa Fenerbahçe avantajlı. Topu teslim etmemeli.

Ama derbi bu, çöpe attırır tüm yazıları.
Fenerbahçe kazansın.
İnşallah. Maşallah. Amin.


 #250

Devamını oku...

Soğuyamadım

Dört gün önce Twitter'de şunu söylemiştim:
"Nefretin aslolanı gölgelemesi, o nefretle yaşayanın meselesi. Doktora görünmeli. Fenerbahçe için de, ülke için de aynı şey geçerli."
Üç gün önce de bunu:
"Ne zaman, eski günlerdeki gibi, sadece, Fenerbahçe'nin galibiyetlerine sevinip, mağlubiyetlerine üzülürken, daha fazla severek uyanacağız?"

Moda mı oldu yoksa zor günlerin ifrazatı mı bilmiyorum ama, "Fenerbahçe" ve "Soğudum" kelimelerinin birarada kullanıldığı cümleler okuyorum bir süredir. Ve çok üzülüyorum.

Aklım almıyor, böyle bir cümle nasıl kuruluyor. Akla nasıl geliyor, ağızdan/elden nasıl çıkıyor. Şaşkınlığımı ve üzüntümü gizleyemiyorum.

103 gollü şampiyonluktan sonra 7 yıl beklerken, Beşiktaş'tan son dakika gollerini yiyip ağlarken, 2006'da Denizli'de, 2010'da Trabzon maçında, 3 Temmuz ve sonrasında, soğuyamadım.

Ali Şen 7 yıllık hasretin düğün gecesi Oğuz ile Aykut'u kovduğunda, Okocha ve Baliç satıldığında, Uche'nin ve Metin Diyadin'in ayağı kırıldığında, Zico, Tuncay, Alex, Aykut Kocaman, Ersun Yanal ayrıldığında, soğuyamadım.

Yaşananlar doğru ya da yanlış, yönetim/ler, Aziz Yıldırım haklı ya da hatalı, şimdi de Diego'ya lisans mı çıkmamış? Üzülsem de, soğuyamadım.

Çünkü herşeyi ve herkesi, yukarıdakilerin hepsini, Fenerbahçe armasının yanında sevdim. Fenerbahçe ile arama neden alayım?
       
Akıl verme ve kimseyi koruma niyetinde değilim. Herkes kendi penceresinden izliyor ve seviyor Fenerbahçe'yi, sonsuz saygı duyarım ama arada bir şu pencerenin camlarını silmenizi öneririm.

Ne kadar klişeyse de o kadar gerçek; kişiler gelir gider, Fenerbahçe kalır, ki aslolan da onun bekasıdır.

Nefret ve kinle büyümedim. Hep daha çok sevdim. Fenerbahçe'ye sevdalandım ve aramıza kimseyi, hiçbir şeyi sokmadım. Tavsiye ederim. 
  
#237

Devamını oku...

18 Ağustos 2014 Pazartesi

Bir musibet (Krasic) bin nasihatten yeğdir

Sabah radyoda duydum, Diego'nun lisansı henüz çıkmamış ve bunun için 5+3+1 kuralı nedeniyle Krasic, Yobo, Cristian'ın Fenerbahçe ile sözleşme ilişiğinin kesilmeşi gerekliymiş.

Haberde, bu 3 futbolcunun kulüp bulamamaları halinde, Diego'ya çıkartılacak lisansın 8M€'ya malolacağı söyleniyordu.

Sadece Fenerbahçe'de olmayan, moral bozucu bir problem elbette.

Cristian birkaç gündür izinli, sanırım sorunsuz bir şekilde ayrılabilecek. Yobo ve Krasic ise muamma. Kiralık tekliflerin olduğu ama 2 futbolcunun da yüksek maaşlarının karşılanamadığı söyleniyor. Anlaşılan sözleşme tutarlarının belli bir oranını yine Fenerbahçe ödemek zorunda kalacak.

Toplam maaşları yaklaşık 4,5M€ olan Krasic ve Yobo'nun, korkarım, aşağı yukarı 3M€'luk kısmını yine Fenerbahçe karşılayacak. Formaların tüm geliri Fenerbahçe'ye kalsa ve %100'ü kar olsa 67.500 forma ediyor. adidas'ın payı ve maliyet ile vergi göz önüne alındığında, 150.000 forma yeter mi bu bedeli karşılamaya, emin değilim.

Hadi Cristian beğenilsin/beğenilmesin oynadı, katkı verdi bu kulübe. Yobo -kiralık döneminde- hakeza. Ama Krasic'i kabullenmek çok zor.

Her transfer tutacak diye birşey yok biliyorum. 10 transferden 1-2 tanesi tutmayabilir ve zarar edilebilir. Ama bu transferlerin -artık- daha disiplinli planlarla yapılması gerekmez mi?

Kariyerinde dramatik düşüş yaşayan futbolcular, 30'a az kala ciddi sakatlık yaşayan futbolcular ve bu futbolcularla 32 yaş sonrasına uzayacak kontratlara bir tahdit koymalı artık Fenerbahçe.

Bu 2 kriter yetmez transfer disiplinine. Teknik direktör üstü bir konu bu ve bence yönetim kurulunda ele alınarak ciddi bir disiplin/kural haline gelmeli.

Bugün kesemizi zorlayan ve moralimizi bozan bu durumun bir faydası olacaksa, o da gelecek yıllarda aynı hatalara düşmemek olacaktır.

İnşallah. Maşallah. Amin.

    
Devamını oku...

16 Ağustos 2014 Cumartesi

Diego Öncesi & Sonrası

Bekleri çok iyi Fenerbahçe'nin. Stoperleri ortalama üstü. Skorer hücumcuları ve savunma yönü baskın orta saha oyuncuları var. Eldeki malzeme bu. Önceki yıla Emenike ve Alper, geçen yıla da Diego ilavesiyle yeni sezona başlıyoruz.

Geçen yıl oynadığımız formasyonda, toplamda katkı sağlasa da, yerini Webo kadar dolduramadı Emenike. Pas alışverişi, önde baskı gibi noksanları malum. Oysa Dünya Kupası'nda Bosna Hersek maçını 8 (sekiz) dribling ile tamamlamıştı Emenike, kanada açılarak. Kanadı ona mı teslim etmeliyiz peki? Kesinlikle hayır. Çünkü kademesi yok. Peki ne yapacağız?

Diego'nun geçen yıl tempo yaptığımız formasyona muhalif oyun yapısı kaygılandırırken hepimizi, gelişiyle değişecek formasyon, hücum oyuncularının toplam performansını artırabilir.

Ersun Yanal'ın denemelerinden 4-1-2-1-2, yani baklava düzeninde; çift forvetin arkasında Diego, arkasındaki ikilide Meireles ve Emre, stoperlerin önünde de Topal yer almıştı.

Hücum yerleşimi gayet iyi olan bu formasyonda, tahmin edildiği üzere ikili kanat bindirmeleri sorun yaratmıştı.

Pişmiş aşa su katma riski, savunmada olası alan paylaşım zaafı, Kuyt'ın hangi rol ve mevkide olacağı gibi dezavantajların yanında, başarılabilirse, eldeki malzemeye en uygun formasyon bu bence.

Böylece; Emenike'yi gezgin, aktif, açık alanda, yani daha verimli kullanıp, ileri uçta ayağı daha düzgün olan Sow ile geriden gelenlerin pas alışverişi sağlanırken, Diego'nun yaratıcılığı ve bindirmeleri kreması olabilir.

Tabi her seçim bir vazgeçiş. Sow - Emenike - Kuyt ile 3x15'lik gol potansiyelinden birini yedeğe almak, yukarıda bahsettiğim pişmiş aşa su katma riskine giriyor. Ama Diego ile bu hücum üçlüsünü birarada oynatmak daha büyük risk bence.

Diego yokken ne olacağı aşağı yukarı belli. Diego'lu Fenerbahçe ise muamma.
Yaşayarak göreceğiz.


İnşallah. Maşallah. Amin. 
Devamını oku...

9 Ağustos 2014 Cumartesi

Düğün evini cenaze evine çevirmenin dayanılmaz ustalığı

Hepimiz seviyoruz Fenerbahçe'yi. Hepimiz seviyoruz ona hizmet edenleri. Dolayısıyla Aziz Yıldırım'ı, 16 yıllık katkılarından dolayı. Kimsenin bunları ispatlama zorunluluğu yok. Aziz Yıldırım'ın da savunulmaya ihtiyacı yok. Ve bu paragrafı sabit alıp konuşmak lazım şimdi.

Futbolcular sevmiyormuş: Dünya futbolunda böyle bir gereksinim yok. Teknik direktörün *otoritesi* sarsılmadığı ve performans elde edildiği sürece futbolcular paşa paşa görevlerini yapar. Ha, kulubü/takımı futbolcu reaksiyonları ile yönetirsen de, geçmiş örneklere göz atabilirsin. Ayrıca futbolculardan çok olağan şüpheli muhabirler sevmiyormuş ki, göz göre göre fitnelediler Başkan'a doğru/yanlış ne varsa.

Görüşmemesi gereken kişilerle görüşüyormuş: Eski arkadaşıdır, görüşür. Ola ki o isimler Fenerbahçe'nin hassasiyetlerinden biri olsun, izah edilir, eminim Ersun Yanal Fenerbahçe'nin hassasiyetlerine saygı gösterir.

Fazla izin vermiş, takım kötü oynuyormuş: Bahaneden başka birşey değil. Yapılması gereken tek şey teknik direktör otoritesini kuvvetlendirmek. Öğrenci refleksidir, hoşuna gitmezse, öğretmeninin ayağının altına muz kabuğu koyuverir, hele ki fırsat verirsen.

Özel hayatı: Özel hayatı.

Yazıldı/söylendi mi başka klişe?
Geçiniz.

İstikrar için potansiyel gösteren teknik direktörde ısrar etmek faydalıdır. Ama hadi performans alamadığın gerekçesiyle yollarını ayırdın, bunu anladık. Peki 16 yılda görev alan 14 teknik direktörden kaçını performans yetersizliği nedeniyle gönderdik?

Kaş, göz, bıyık.

Bu kulübe Aziz Yıldırım'dan fazla kimse hizmet etmedi. Ama yaptıklarını yıkmakta ne yazık ki oldukça maharetli.

Ünal Aysal teknik direktörüne *rağmen* Sneijder'i aldı 20 Ocak 2013'te. Daha sonra 24 Eylül 2013'te yollarını ayırdı Fatih Terim'le.

17 Mayıs'ta Diego'yu açıkladık, 9 Ağustos'ta Ersun Yanal istifa etti.

Umarım sonu benzemez ve 4. yıldızı hediye etmeyiz.
Ama herşeyden önemlisi, kaostan bıktı bu taraftar.
Huzur istiyor.


Devamını oku...

7 Ağustos 2014 Perşembe

TAHAKKÜM

Biz taraftarız. Zemin kattayız. Duvarın arkasında olanları görebilmek için açımız yetersiz. Olağanüstü haller dışında fazla meraklı da değiliz.

Medya mensupları 1. katta. Ve ancak; müsaade edilen kadarını görmeye, işe yaramaları için bilmeleri gerekenleri öğrenmeye ve kulaktan dolma bilgi artıklarıyla beslenmeye yetecek bir açıya sahipler.

Medya mensupları 1. katta yalnız değil. Aynı katta, kulüp etrafında; hobi, gönül ya da başka ilişkiler nedeniyle bulunan çok yönlü jokerler de var.

2. katta yöneticiler, idareciler ve Fenerbahçe Ailesi'nin tartışılmaz çınarları var.

Ve 3. katta Başkan. En tepede.

Herkes, bulunduğu kattan, sahip olduğu açıyla görüyor olan biteni. Ve tabii herkes gördüğünü biliyor, bildiğini yorumluyor.

Fakat yukarıda bahsettiğim gibi, 1. katın camları biraz buğulu.

Gelmek istediğim nokta şu: Eminim herkes Fenerbahçe'yi seviyor ve onun için en iyisini istiyor. Ama ne zaman yetki ve sorumluluk sınırları aşılarak, buğulu camlardan görülenler üzerinden *birşeyler* yapılmak isteniyor, işte o zaman işler karışıyor. Bunun adı da *tahakküm* oluyor.

Diyor ki; "Bildiğin gibi değil, bu böyle olmaz". Sonra üç kişi daha biraraya geliyor ve olan oluyor.

Buğulu camdan görünenler, artniyetli üfürükler, şekil kazanıyor ve bu yanlış/eksik/subjektif bilgiler zaman zaman en üst katı, yani Başkan'ı etkiliyor. Kötü senaryo da bu.

Bu kulübü Aziz Yıldırım yönetiyor. 16 yıldır gelinen noktada, iyisiyle kötüsüyle, ama çok daha fazla artısıyla tek sorumlu o.

Yönlendirmeye/yanıltmaya *çalışmaktan*, onun ağzıyla konuşmaktan vazgeçin ve onu özgür bırakın artık.

Yetki ve sorumluluk taşımadan sebep olduklarınız kabak tadı verdi.

Ha, unutmayın; zemin kat herşeyi *görüyor*.

#235
Devamını oku...

6 Ağustos 2014 Çarşamba

Mazallah

1990'ların başında Amerika'nın Irak'a girmesiyle başladı herşey. Hava/kara harekatları, askeri darbeler ve Arap Baharı ile sivil darbeler izledi Ortadoğu'daki çatışma zincirini.

Yıllardır yazılan/çizilen senaryolara dalıp eşeleyecek değilim. Konuya hakimiyetim de okuduğum kitap ve makaleler kadar. Ama insanın aklına gelmiyor değil.
  • Ukrayna ve Rusya arasında tırmanan ve artık dumanı tütmeye başlayan gerilim.
  • Ermenistan - Azerbaycan sınırındaki -büyümesi muhtemel- çatışmalar.
  • IŞİD'in dağınık, orantısız ve tahmin edilemeyen terörü.
  • İsrail'in Gazze zulmü.
  • Suriye'de yıllardır süren ayaklanmalar.
  • Mısır, Libya, Cezayir ve daha birçok yerde dinmeyen huzursuzluklar.

Çin, Rusya, İran, Suriye ittifakı. Karşısında Amerika ve NATO.
Ve ortasında Türkiye.
Sanki vidalar sıkılıyor.
Mazallah diyelim. Mazallah.
#101
Devamını oku...

5 Ağustos 2014 Salı

Arpanin suyu ile otekilestirilmek

Drogba ve Sneijder transferlerindeki iluzyonun aynisi. Kimse, borcu boyunu gecmis, UEFA'dan FFP (Mali Fair Play) cezasi almis bu 2 takimin hangi kaynak ve yollarla caplarini asan transferler yaptigini sorgulamiyor.

Evet Drogba ve Sneijder transferleri isimleri bakimindan sukse yaratan hamlelerdi. Ama mali yapisi gun gibi ortada olan bir kulubun bu transferleri nasil yaptigi sorgulanmaliydi.

Simdi stad ve borsada neler dondugune tekrar girmeyelim. Bu blogda ve Tirajik.com'da sik sik yazildi.

Ayni sey simdi Trabzonspor icin gecerli. Birkac oyuncu sattilar. Yaklasik 11,2 M€ gelir elde ettiler. Ama zaten mali yukumluluklerini yerine getiremiyorlar ve elde ettikleri bu gelir yaraya merhem olacak nicelikte degil.

Gelin gorun ki simdi 3'er 5'er milyon euroları harcamaya basliyorlar. Mansetleri "Bu arpanin suyu nereden geliyor?" sorusu suslemeliyken, "Fenerbahce'nin alamadigi(?) Cardozo Trabzonspor'da!" iluzyonu sahnede, yine.

Reza Zarrab, Ali Agaoglu, Suat Kilic, Erdogan Bayraktar, Recep Tayyip Erdogan ile verilen fotograflar; Wikileaks'te sizan ortulu odenekler, -kendi beyanlariyla- kaynagi belirsiz toplanan(?) paralar, acik beyanlar vs. Pis kokudan fazlasi var. Ama tabii sasiran yok.

Besleyin, buyutun elinizden geldigi kadar. Herkes aslina, basladigi yere doner gunun sonunda nasil olsa. Bakin, 3 yil eziyet edip 2 dogrudan sampiyonlar ligi katilimini caldiginiz Fenerbahce, ekonomik acidan hala rakiplerinin fersah fersah ilerisinde.

Beslediginiz rakiplerimiz ise *ilginize* muhtac hala.


Ben bunlari yazarken, Cumhurbaskani adayi Demirtas "Trabzonspor otekilestirildi" demis. Destana gerek yok, dogru, otekilestirildiler. Devletin *pilot* takimi oldular. Para, pul, hak, hurriyet, ne ararsan. Tersten ama dogru demis Demirtas.

#229
Devamını oku...

4 Ağustos 2014 Pazartesi

250 Kelime

Cag degisti.

Bilgi isik hiziyla yayilirken, birbirimize ayirdigimiz zaman azaldi. Daha az okuyoruz. Ya da daha az okuyarak sonuca ulasmayi tercih ediyoruz.

Dolayisiyla uzun yazilar okunmuyor. Yazanin sucu yok. Okunmuyor diye hayiflanmak beyhude. Ama dusuncelerimizi aktarmak icin yazmak, hala en gecerli ifade yontemlerinden biri.

Bunun icin sosyal medyada bircok yenilik ve arayis var.

Ortak amac; bilgi veya dusunceyi, mumkun oldugu kadar fazla kisiye, en hizli ve etkili sekilde iletmek.

Bunun icin ben, yeniliklerden once, mevcudu gelistirmeyi hedefliyorum.

Noavas Blog'daki son 20 yaziya goz attim. Kullanilan kelime ortalamasi 658. Okunma sayisi ortalamasi ise 3180. Tabii ki linki tiklayip blogu acan kisinin yaziyi sonuna kadar okuyup okumadigini bilmiyoruz.

Sadede gelelim.

Sizlere fikirlerimi artik 250 kelimeyi gecmeyecek sekilde iletecegim.

Lafi uzatmadan, daha az ve oz kelime kullanarak.

Ve daha sik yazarak, daha cok paylasarak.

Yeni donem diyelim.
Merhaba.

Noavas.

#136
Devamını oku...