18 Mayıs 2013 Cumartesi

Rakamlarla David Beckham

İngilizlerin gururu, attığı frikik golleri ile özleşleşen David Beckham emekliliğe ayrıldığını açıkladı ve bu gece PSG - Brest maçıyla yeşil sahalara veda ediyor. Kariyeri boyunca 6 farklı kulüp ve 100'den fazla İngiltere milli forması giyen yıldız futbolcu için BBC ve OPTA harika bir çalışma yapmış...

David Beckham'ın kulüp ve milli takım performansları:


Ve kazandığı kupalar... Hiç kuşkusuz kariyeri boyunca en iyi sezonlarını Manchester United'da geçirdi. Ferguson'un genç jenerasyonunda yıldızlaşan futbolcu bu dönemde 6 lig, 1 Şampiyonlar Ligi, 2 FA Kupası, 4 Community Shield ve 1 kez de Kıtalararası Kupa şampiyonluğu yaşadı. 


Uzun Man United kariyerinde hiç kırmızı kart görmeyen Beckham kısacık PSG kariyerine bir kırmızı kart sığdırmış, ilginç...


Beckham dedikte ilk aklımıza gelen şey attığı frikik golleri ve tabi ki saç stilleri. İşte karşınızda 1992 senesinden 2013 yılına kadar David Beckham'ın saç stilleri. Bir çoğumuz çocukken berbere gidip aynı saç stiline sahip olmayı isterdik. Saç stilimiz benzemediğinde mahalle maçlarına çıkar onun gibi vuruşlar yapıp kendimizi avuturduk... 


David Beckham sadece bir futbolcu değil aynı zamanda bir marka. Adidas, Pepsi ve bir çok markaların yüzü olan Beckham muazzam gelir ve mülke sahip.

Devamını oku...

Hayallerden hedeflere




Twitter'da sordum: "Sizce Fenerbahçe'nin hedefleri mi büyük, yoksa hayalleri mi? Veya hayal kurmadan hedeflere yürünmez mi diyorsunuz?" diye. Gelen cevapları toparlayıp bir şeyler anlatmak da 140 karakterde pek mümkün olmayacaktı, geldik bloga.

Tartışmasız bir şekilde Türkiye'de en büyük potansiyele sahip spor kulübü Fenerbahçe.
Spor kulübü olmasıyla övünüyoruz her şart altında.
Ancak bir gerçek var ki, o da futbolun değil Türkiye'de, dünyadaki en popüler spor olduğu.
Dolayısıyla da futbolda başarı her şeyin önüne geçiyor. Normal bir durum bu.

Peki bizim başarı kıstasımız ne?
Aziz Yıldırım döneminde 2009-10 sezonuna kadar şampiyon olamayan teknik direktörün ertesi sezonu (Werner Lorant istisnası dışında) geçiremediği bir kulüpte, başkanın/yönetimin lig şampiyonluğunu başarılı, geri kalan her sonucu başarısız saydığı bir anlayış demek bu.

Bu anlayışın, o zamana kadar tarihin en büyük Avrupa başarısını yaşatan Zico'yu harcadığı hâlâ hafızalarda olsa gerek. Üstelik sonrasında Aragones'le kaybedilen sezon ve 2. Daum dönemi de cabası. İki teknik adam da şampiyon olamadıkları için ertesi sezonu göremediler.

Peki istatistiklere baktığımızda takım başında 3. sezonunu bitirmek üzere olan Aykut Kocaman neler yaptı?

1 lig şampiyonluğu, 2 lig ikinciliği, 1 Türkiye kupası ve 1 Avrupa Ligi yarı finali yazdı sonuç tablosuna. Haftaya futbol şansı da takımın yanında olursa, bir Türkiye kupası daha eklenecek. Peki bundan önce şampiyonluğu kaçıran teknik direktöre kapıyı gösteren zihniyet, nasıl oldu da Aykut Kocaman'a şampiyonluk gelmese de aynısını uygulamadı?

Hemen Aykut Hoca'nın 3 Temmuz sürecindeki liderliği cevabı verilecektir. Doğru da aslına bakarsanız. Aykut Hoca, futbol şubesini tek başına sırtlayıp götürmekle uğraştı 2011-12 sezonunda. Geride bırakmak üzere olduğumuz sezonda da bunun izlerini hem kendisinin, hem de takımın taşıdığını söylemek yanlış olmaz. Çok yüksek konsantrasyonla oynanan maçların yanı sıra sahada ruh gibi gezinilen maçlar da oldu.

Peki ben olaya başka bir tarafından bakmak istiyorum. 3 bölümlü sezon değerlendirmesinde planlamayı eleştirmiş olsam dahi dikkat çekmek istediğim bir nokta var. Aykut Kocaman daha sezonun başlarında Maraton programında Şansal Büyüka'nın konuğu olmuş ve orada Avrupa Ligi için şöyle bir cümle sarfetmişti:

"Gruptan çıkarsak, ilerleyebiliriz."

Üstelik bu cümleyi sarfettiği esnada Avrupa arenasında sadece bir galibiyeti vardı.
Sorayım: Bu cümle hayal miydi, yoksa hedef miydi?
Biz taraftar olarak hayal bile etmiyorken, Aykut Hoca hedef koymuştu.

TRANSFER MESELESİ

Aykut Hoca'nın iyisiyle kötüsüyle birçok transferi oldu. Bazıları beklediğimizin üstünde katkı yaptı, bazılarından neredeyse hiç faydalanamadık, bazılarının ise performansı çok dalgalı oldu. Peki acaba biz Aykut Hoca'nın her istediği oyuncuyu transfer edebildik mi? İşin bir de bu tarafına bakalım. Yani elde HazardLewandowski ve Mangala gibi üç örnek var, Aykut Hoca'nın istediği ama bizim alamadığımız. Tercih ettikleri takımları görünce de alamamamız normal görünüyor zaten.

Eğer koyduğumuz hedeflere ulaşmak istiyorsak, yönetimin bu sefer küçük hesaplar yapmadan, Aykut Hoca kimi istiyorsa getirmesi gerekiyor. Sezon değerlendirmesinde "Yönetimin görevi, teknik ekibin ve oyuncuların rahat çalışmasını sağlamak." demiştim. Başlangıç noktasının da transfer olduğu gün gibi ortada. Doğru transfer zamanında gelirse, bununla bağlantılı olarak sezon planlaması da istenildiği gibi yapılabilecektir.





HAYALLER VE HEDEFLER

Sık sık taraftar olarak kendimize olmadık misyonlar yüklediğimiz hissine kapılıyorum. Biz bu renklere gönül verenler olarak başarıyı hayal ederiz, isteriz zaten. Hedefi koyması ve uygulaması gereken ise yönetim ve teknik ekiptir. Koyulan hedefi veya uygulamayı beğenmediği anda taraftarın da bunu protesto etme, hatta istifaya davet etme hakkı vardır. Bunu bir kenara koyalım.

Şöyle bir sıkıntı var yalnız; Biz kendi kendimize de hedefler koyar olduk. Bunda geçtiğimiz sezonki yönetim boşluğunun ve taraftarın kulübü sırtlamasının da etkisi büyük. Artık işler normale döndüğüne göre, beğensek de beğenmesek de kulüp başkan ve yönetim tarafından idare ediliyor, saha içine dair kararlar da teknik ekip tarafından alınıyor.

Taraftar olarak biz hayal edeceğiz, isteyeceğiz. yönetim bu doğrultuda hedefi koyacak, teknik ekip de uygulayacak. Gayet basit. Teknik ekibin hayal ettiği, bizim hedef koyduğumuz, yönetimin de uyguladığı herhangi bir şeyin tutma olasılığı mutlaka vardır ama ne kadar sürekliliğe sahip olacağı tartışılır. Veya yönetimin bizi istifaya davet ettiği bir dünya düşünün. İşte öyle bir şey.

İşte bu noktada en başta sorduğum soruya geliyoruz geri. Bence en güzel cevabı sevgili Ozan Cılga (@ozitr) verdi bu soruya:

"Fenerbahçe'nin en büyük sıkıntısı, hayallerinin beklenenden daha kısa bir sürede hedefleri haline dönüşmüş olmasıdır."

Buna da bir karşı argüman geldi. 2008'de CL'de çeyrek finalden sonra EL'de yarı final oynamak için 5 yıl bekledik. 5 yıl kısa bir süre değil diye. Doğru, çok uzun bir süre 5 yıl, ancak iki faktör var direkt bu konuya etki eden.

Birincisi o başarıyı yakalyan Zico'yla sözleşme yenilememiştik. Sonrasında gelenlerle de ne yaptığımız ortada. Oturmuş iskeletin üstüne eklemeler yapacağımıza iskeleti yeni baştan kurmaya çalışmıştık. Dolayısıyla tökezledik ve her darbede hedeflerden uzaklaştık. Koyulan hedefler bir hayal olmaktan öteye gidemedi.

İkincisi de 2010-11 sezonunu şampiyon bitirip, iyi bir kimya yakalamış takımımıza çok da yerinde takviyeler geliyordu. O takım Şampiyonlar ligine gönderilmedi ve dağıldı. Daha alt bütçeli, daha sıkışık bir rotasyonla biz aradan 1 sezon geçince EL'de yarı final gördük. O dağıtılan kadronun neler yapabileceğini siz düşünün.

Bu yüzden hedeflere doğru ilerlerken geçmişte yapılan yanlışlara bir daha düşmemekte fayda var. Tom Kundert'in kaleminden ESPN'in sitesinde yayınlanan ve sevgili Barış Gerçeker'in çevirdiği Benfica yazısında, herkesin futbolunu beğenerek izlediği Benfica'yı bu seviyeye taşıyan Jorge Jesus'ün neden görevde kalması gerektiği anlatılıyor.

Aykut Hoca'nın takımı ne halde alıp nereye getirdiği, elindeki bozulunca yine de bir şekilde tutmayı başardığı, sonrasında da sancılı bir sürece rağmen tekrar çıkardığı seviye ortada. Ha yanlışlar var mı? Mutlaka var, değindik hepsine zaten. Önemli olan yanlışlardan çıkarılan dersler ve bunların nasıl uygulamaya geçirildiği.

Camia olarak sınırsız hayallerimiz ama makul hedeflerimiz olsun. Hedeflere adım adım gidileceğini ve yolda kazalara uğranabileceğini de unutmayalım. En büyük potansiyele sahip camia biziz dedik, değerlendirelim.

Hayal etmek de demiştik değil mi? Herkes hayal edebilir, etmeli de. Çünkü ne demişti Alex de Souza?

"Hayal edebilirseniz, gerçekleştirebilirsiniz."

Artık yapılan hatalardan ders alalım.
Aynı hatalara bir daha düşmeyelim.

Kocaman hayallerimiz gerçeğe dönüşsün.
Devamını oku...

17 Mayıs 2013 Cuma

Fellaini ve gümüş rengi saçları

Everton'un yıldız oyuncusu Fellaini söz verdiği gibi afro saçlarını gümüş rengine boyadı. Hatırlarsanız 3 hafta önce Everton kulübünün resmi hayır kurumunun 25. yılında 25.000 pound bağış hedefine ulaşırsa Fellaini saçlarını gümüş rengine boyayacağına söz vermişti. Ne yazık ki bu uzun sürmeyecek. Lig bittikten sonra saçlar eski haline dönecek.


Everton resmi sitesine açıklama yapan Maroune Fellaini:
- "Bence bu halimle de çok iyi görünüyorum. Bu tek seferlik bir şey ama belki bir gün başka bir renge boyamayı düşünürüm. Mesela Everton için bu mavi renk olabilir!"


Devamını oku...

13 Mayıs 2013 Pazartesi

Tahrik etmek - Tahrik olmak




Dün bir çocuk öldü.
Maçtan sonra, metrobüs durağında öldürüldü.
Cinayet yani.
Bunu yapan "taraftar".

Yapanı bulup sorsanız bahanesi de hazırdır: "Tahrik etti."
Zaten ülkede herkes her şeyi tahrik olduğu için, sabrı tükendiği için yapmıyor mu?
Evde karısına şiddet uygulayan koca da zıvanadan çıkıyor, çocuğunu boğarak öldüren anne de.

Sokakta kuytu köşede bir kadına 20 kişi tecavüz edenlerin de bahanesi buna benziyor.
"Öyle açık saçık giyinmeseydi. Tahrik olduk."
Yani herkes her şeyden tahrik olup harekete geçme hakkını kendinde görüyor.
Bu öfke neye? Neden bu kadar nefret var ?

Sonu ölümle bittiği için bu kadar duyuldu, konuşuldu Burak'a yapılan kalleşçe saldırı.
Bunun bir de öncesi var ama gel gör ki...

U-17 maçında sahaya girip çocuklara uçan tekme atanlar.
Evine dönerken sadece üstünde başka takımın forması var diye tekerlekli sandalyedeki vatandaşa saldıranlar.
Liste daha uzar gider.
Caydırıcı ceza verildi mi? Hayır.
Aksine başlarını okşadılar, bir daha yapsınlar diye sokağa saldılar tekrar.

Peki bunları yapanların yanına yaptıkları kâr kalınca ne oldu?
Başkaları "ben de yapabilirim" dedi.
Ve yapmaya başladı.
Üstelik o yapanlar da artık yaptıklarının yanına kâr kalmasını bekledi yüzsüzce.

Şiddete kimin engel olmasını beklersiniz?
Devletin.
Bekleyince de "Her şeyi devletten beklemeyin" derler.

Peki devletten beklemeyelim.
Devletin medyası var, polisi var.
Sağduyuyu kim sağlamalı o zaman?
Medya.
Medyadakiler ne yaptılar bunca zaman?
Yangına körükle gittiler. Zamanında "Derbi kanlı mı, kansız mı olacak?" sorusunu sorana en doğru cevabı Burak Yıldırım verebilir sanırım.

Devletin polisi de var dedik.
Peki birbirine giren iki farklı grubu ayırmak değil mi polisin esas görevi?
Yani olması gereken o değil mi aslında?
Polis denince artık aklımıza gelenler biber gazı ve plastik mermi.
Yani bir ülkede polis gördüğünüzde kendinizi güvende hissetmek yerine tedirgin oluyorsanız, o ülkede çok şey yanlış gidiyor demektir.

Devletin polisi kendini her şeyin üstünde görüyor. Bize karşı son 1-1,5 yıldır sebepsiz uyguladıkları şiddeti bir kenara koyalım.
Seyircisiz oynanan PTT 1. lig maçı dışarıda atılan biber gazı nedeniyle durmak zorunda kaldı daha yeni.
Geçenlerde de U-14 maçında hakeme şiddetli itiraz eden çocuklara biber gazı sıkıldı.
Sorayım: Bu polis mi şiddete engel olacak?
Şiddeti körükleyen polis...

Sonra kendi stadında son maçını izlemeye giden Beşiktaş taraftarının arasına yunuslarla dalıp havaya ateş açan, masum taraftara biber gazı sıkan, bir taraftarı ikisi kollarından tutarken, üçüncüsünün tekme attığı polis.

Sorarsanız evet, teoride şiddetin önüne geçmesi gereken onlar.

Peki masum insanın olan bitenden tahrik olmaya hakkı yok mu?
Antakyalı olarak benim içimi sızlatan Reyhanlıdaki patlamalar var mesela.
Hakkında konuşulması yasak olan.
Sansüre maruz kalmış, unutturulacak olan.
O da hasır altı edilir. Her şeyin edildiği gibi.
Neyse, onu yazamayanlar utansın...

Maç yazmam gerek değil mi benim normalde aslında. Yazayım.
Kadromuzda Yobo, Sow ve Webo varken Eboue'ye muz sallayan taraftarımızı yazayım.
Sahaya bizim oyuncularımızı ve taraftarımızı tahrik etmek için çıkmış olan rakip oyuncuları yazayım.
Bu ucuz tahriğe kapılan Volkan'ı yazayım.
Maç bitince kaybetmesine rağmen sahanın ortasında kutlama yapıp, bir kez daha taraftarı sahaya girmesi için tahrik etmeye çalışan rakip oyuncuları yazayım.

Maç sonunda yine nefreti körükleyen röportajları yazayım.
Oyuncuların verdiği demeçlerde küçük oynamalar yaparak kendi taraftarını tahrik eden Galatasaray çevirmenini yazayım.

Maç yazacaktım değil mi?
Yine de tahrik etmek - tahrik olmak oldu konu.

Dün 20 yaşında bir çocuk öldü.
Gencecik Burak Yıldırım, metrobüs durağında kalleşçe öldürüldü.
Tahriğin, öfkenin, nefretin sonucunda.
Üstündeki forma yüzünden öldürüldü.

Şiddeti günlük hayatının bir parçası yapmış olan, magandalığı adamlık sayan bir anlayışın hüküm sürdüğü hiçbir yerde sürpriz değil bu olanlar.
Biz daha önüne geçilsin diye bekleyelim.
Çok bekleriz...
3-4 gün sonra ne Reyhanlı'da ölenler konuşulur, ne de Burak'ın haince öldürülmüş olması.
Hiçbir şey olmamış gibi de hayatımıza devam ederiz.
Etmek istemesek de ettiriliriz.

Bu kaostan da kim faydalanacaksa arkasına yaslanıp, gülerek izler.

Devamını oku...

10 Mayıs 2013 Cuma

Wembley'de ilk FA Cup finali


Bu yıl dünyanın en eski futbol turnuvası olan FA Kupasının 90. yıldönümü. Cumartesi Wembley'de Man City - Wigan finali var. Şimdi orjinal Wembley stadında oynanan ilk finale gidelim ve şahane fotolar eşliğinde Bolton - West Ham maçını yaşayalım...

The Empire Stadium at Wembley (sonradan Wembley Stadı olmuş) Britanya imparatorluğuna üye olan ülkeler için inşa edilmiş ve bu stadda düzenlenen ilk maç FA Kupası final maçı olmuştur. 

Özel araçla maça gelen taraftarlar.

Maça ilgi yoğun olduğu için biletler maçtan önce satılmıştı. Ancak stad etrafındakı bilet gişelerinde bilet bulmak mümkündü. Maçın başlamasına saatler kala stad kapıları açılmaya başlıyor ancak hazırlıksız özel güvenlik görevlileri ve personeli az olan polisler bu büyük kalabalığa karşı koymakta zorlanıyordu. Neredeyse ezilme tehlikesi geçiriyorlardı. Bir kaç dakika sonra polisler stad kapılarını yeniden kapatmak zorunda kalıyorlar. Maçın başlamasına az bir süre kalmasına rağmen dışarda binlerce taraftar bekletiliyordu. Sabırsız taraftarlar farklı yollarla, tırmanarak stadın içine girmeyi başarmıştı. 

Stada girmek için turnikelerde bekleyen taraftarlar.

Maçı izlemek için duvarlara tırmanan taraftarlar.


Stadı işgal eden taraftarlar.
Resmi olarak maça katılım sayı 126.047 olarak açıklandı. Ama 150-300 bin arası taraftar stad içinde ve ya stad etrafındaydı.

Muhteşem Wembley stadının havadan görüntüsü.

Bu arada Bolton takımı maç için stada gelmişti ancak orduya benzeyen taraftarlardan dolayı takım otobüsünden inip taraftarların arasından stada doğru yürüyerek haraket etmişlerdi. 

Her iki takım ve Kral V. George stada gelmişti ve maçın başlaması için dakikalar kalmıştı. Maç başlamadan artık maçın bir yıldızı vardı. Bu beyaz renkli, "Billie" takma adıyla bir attı. Stad zeminine kadar ulaşan taraftarları geri püskürterek maçın başlamasına yardım ediyordu. Ve finalin ismi bile koyulmuşdu - "Beyaz Atlı Final". 

"Billie" görevini yerine getiriyor.

"Billie"nin uğraşları sayesinde bu müthiş maç 45 dakika gecikmeli olarak başlamak üzereydi. Sol tarafta West Ham kaptanı George Kay, sağ taraftaysa Bolton kaptanı Joe Smith maç öncesi bir birlerine başarılar diliyor ve hatıra resmi çektiriyorlardı.

George Kay ve Joe Smith (soldan sağa)

Ama koşullar futbol oynamak için hiç iyi değildi. Mesela korner kullanmak için köşe bayrağına giden futbolcu dakikalarca polisin taraftarları zeminden çıkarmasını bekliyordu. Yine de Bolton daha maçın 3. dakikasında 1-0 öne geçmeyi başarmıştı. 2. yarıda da 1 gol bulan Bolton farkı 2 sayıya çıkarmıştı. Jack Smith öyle sert bir vuruş yapmıştı ki taraftarların yarısı golü görememişti bile. 

Polis zemine giren taraftarları dışarı çıkarmak için itiyor.

Çatıdakiler kuş değil, taraftarlar!

Bolton 2. Lig ekibi West Ham'i 2-0 mağlup ederek Orjinal Wembley stadında kupayı kazanan ilk takım ünvanına sahip oldu. Maç sırasında ve sonrasında yaklaşık 900 kişi yaralanmış onlardan 22'si hastaneye kaldırılmıştı. 

Bolton futbolcuları kupayla poz veriyor.

Ve sonda o maçtan mükemmel görüntüler...

Devamını oku...

2012-13 Sezonu Değerlendirmesi, 3. Kısım: Transferler ve sezonun ikinci yarısı


İlk yarıyı korkunç bir şekilde bitiren takım, Aykut Hoca'nın da istifasının sonucunda ikinci yarı başlamadan tam bir kaos içerisindeydi. Önce Aykut Hoca dönmeye ikna edildi, sonra oyuncular sorumluluk alıp gerekeni yapacaklarını söylediler. Neticede o esnada ligdeki puan farkı kötü performansa rağmen 6 puandı. Türkiye kupasında gruplar yeni başlamıştı ve Avrupa liginde de son 16 maçları oynanacaktı.



Sezonun ikinci yarısına da Türkiye kupası grup maçlarıyla girildi. İki deplasman galibiyetinin üstüne lige geri dönüş yapıldı. İçeride takımın ne yaptığını bilmez bir halde oynayıp puanı güçlükle kurtardığı Elazığ maçından sonra Antep deplasmanından çıkan 3 puan ve gelen transferlerle bambaşka bir dönem, diziliş ve anlayış yerleşti takıma.

Soldaki diziliş ligin ilk yarısındaki ideal dizilişti. Sağdaki ise transferler geldikten sonraki ilk maçta kullandığımız diziliş. Artıları ve eksileri mutlaka oldu ama artıları daha ağır bastı. Yine de oturtulan düzende bazı oyuncuların alternatiflerine sahip olmamıza rağmen, bazı vazgeçilmezlerin eksikliği ciddi derecede hissedildi sezonun ilerleyen haftalarında.





TRANSFERLER

Transfer dönemi boyunca Younes Belhanda'nın geleceği haberleri dolaştı yazılı ve görsel basında. Kulübün girişimleri de oldu ama transfer olmadı. Bizim ihtiyacımız olan tek bir oyuncu muydu? Sadece ihtiyaç Belhanda ise neden 3 transfer yaptık? Bu soruların cevapları önemli, çünkü yine sezon başındaki planlama eksikliğine işaret ediyor. Belhanda transferinden vazgeçildikten sonra üç oyuncu geldi.

Emre'nin boşluğunu doldurmakta sıkıntı çekmiştik. Bu boşluğu yine Emre ile doldurduk. Üstelik kafa ve fizik olarak diri bir Emre ile. Avrupa Liginde yararlanamayacak olmamızın yanı sıra bir de Antalya deplasmanında sakatlanması ve boşluğunu bir yere kadar doldurabilmiş olmamız da tahminen sezonun elimizden kayıp gitmesindeki en önemli etkenlerden.

Ziegler de sol bek alternatifsizliğinden dolayı alındı. Maksimum 65 maç oynayabilecekken bunun 64 tanesini oynayacağız bu sezon. Dolayısıyla Hasan Ali'nin tek başına 64 maç çıkartamayacağı ortadaydı. Sadece Ziegler'in çok dalgalı olan performansından ve kanadının ön tarafında yapılan değişiklikten dolayı yer yer sol kanat savunmasında sıkıntı çektik.

Webo ise bu ligin en underrated hedef santraforlarından biriydi kesinlikle bize gelmeden önce. Fenerbahçe forması altında oynadığı maçlarda yakaladığı istatistikler de sonuca ne kadar etki ettiğinin göstergesi. Dahası Sow'la yakaladıkları Dwight Yorke-Andy Cole uyumu hücum anlamında bizim elimizi inanılmaz derecede güçlendirdi. Biri olmadığında diğerinin sahada maksimum performans verememesi de Sow-Webo ikilisinin eline hücumda ne kadar baktığımızın göstergesi oldu.

SİVAS MAĞLUBİYETİNDEN TAVAN PERFORMANSA

Kaleye gelen ilk topun gol olduğu, sonrasında panikle bastırıp eşitliği yakaladığımız, ancak yine saçma sapan bir paylaşım hatasından dolayı duran top golüyle iç sahada verdiğimiz bir maç oldu Sivas maçı. Buradan itibaren maç maç gitmeyeceğim, zira maçların analizleri blogda mevcut.

Bu mağlubiyetten itibaren çıkışa geçti takım. Ligde hakem katliamına uğradığımız Beşiktaş deplasmanı dışında Gençerbirliği deplasmanına kadar bırakın yenilgiyi, beraberlik bile görmedik. Bir yandan Avrupa Ligindeki muhteşem yürüyüş var. Sınırlı Avrupa rotasyonuna, iki seyircisiz iç saha maçına rağmen orada da yenilmeyen bir takım. Yani beklediğimiz Fenerbahçe geliyor hissini vererek, 3 kupada da olan iddiamızı sonuna kadar sürdürebileceğimiz inancını, takım bize aşıladı.

Burada dönüp bir şeyi sorgulamakta fayda var. Fenerbahçe neden 2010-11 sezonunda olduğu gibi çıkışa geçmek için Ocak-Şubat aylarını beklemek zorunda kaldı? Sezon planlaması böyle mi yapılıyor? Ligi ilk yarıda kaybettiğimiz ortadayken bunu sormak zorundayım. Tamam ilk yarı içerisinde çok olağandışı faktörler de oldu ama yine de saha içinde az da olsa doğruları yapabiliyorken, bunun sezon geneline yayılmasını her Fenerbahçeli arzu eder.

AVRUPA TAKIMI

Önceki yazıda "önlem alan takımdan önlem alınan takıma" başlığında Avrupa ile ligdeki oyun düzenini karşılaştırmış ve bazı şeylerin neden iyi işlemediğini anlatmaya çalışmıştım. Avrupa Liginde tek bir deplasman kaybetmiş olduğumuz gerçeği var. Bu kaybedilen deplasmanın ise hangi şartlar altında kaybedildiği ortada. Bunun detayına girmeden genelde Türkiye ligindeki üst düzey sayabileceğimiz takımlara karşı ikinci yarıda oynanan maçlara bakalım.

Trabzonspor-Kasımpaşa-Beşiktaş-Bursaspor diye bir fikstürü vardı takımın. Beşiktaş deplasmanında hakem tarafından biçilmemiş olsak orada da tahminen ilk yarıyı 2 veya 3 farklı önde kapayıp oyunu soğutma şansımız olacaktı. Şu dört maçta oynanan oyuna hiç kimse itiraz edemez ve etmedi de zaten. Kendi ligimizde zorluk düzeyi yüksek maçları çok iyi oynayarak Avrupa Liginde de aynı seviyedeki Bate ve Plzen'i de anormal şartlar altında da olsa eledik. Lazio ve Benfica'ya karşı oynanan iç saha maçlarına da sezon zirvesi olarak bakmak mümkün. Ligin ilk yarısıyla aradaki fark buydu zaten. Hem daha kaliteli oyun, hem de sonucu almayı başarabilmek.

Zorluk seviyesi yüksek olan maçlara ve sahaya konulan mücadeleyle doğru orantılı olarak alınan sonuçlara bakınca hem Aykut Hoca'nın, hem de teknik ekibin hakkını teslim etmek gerek. Beklentim ise bu arada yakalanan grafiğin daha uzun bir sürece yayılması ve puan kaybını böylece minimuma indirmek.

NEREDE KAYBETTİK?

İki Elazığspor maçında 4 puan verdik. Bunun yanına Kasımpaşa deplasmanı, içerideki Karabük maçının yanına Gençlerbirliği ve İBB deplasmanında kaybedilen 3 puanları ekleyin. 16 puanı biz sahada istediklerimizi uygulayamadığımız maçlarda yitirdik. Eh hakem katliamıyla 2 puanın gittiği Eskişehir ve 3 puanın gittiği Beşiktaş deplasmanlarını da ekleyin, toplamda 21 puan benim hemen aklıma gelen acı kayıp. Yani ritmi yakalayıp rüzgarı arkamıza aldığımızda zaten gelene geçene sahayı dar ettik. Benim ve tahmin ediyorum taraftarın da büyük bir bölümünün canını sıkan esas nokta hakem hataları dışında saçtığımız 16 puan olacaktır.

Bu da iki argümanı getiriyor. Ya oyuncular maç seçiyor, ya da ciddi anlamda dış etkenlerle oluşmuş olan bizi şampiyon yapmayacaklar psikolojisi var. İlk şık nispeten daha önceden alışık olduğumuz bir şey. Oyuncuların kendilerini Avrupa sahnesinde göstermek için ekstra çabalaması da bir nebze anlaşılır. İkinci şık, şayet doğruluk payı varsa olabildiğince çabuk önlem alınmasını gerektiren bir durum. Burada da görev yönetime düşüyor.

ÖZELEŞTİRİ

Camia olarak özeleştiri getirmemiz gereken bir sezonun sonuna geldik. Şu anda bütün gözlerin Pazar günkü derbiye ve sonrasındaki kupa finaline çevrildiğinin herkes farkındadır zaten. İki maçı da mutlaka kazanmalıyız, burası bir gerçek, ancak bütün sezonun olumsuzluğunu da bu iki maçı kazanmak silmemelidir.

Galatasaray'ı yenmek Şampiyonlar Ligi ön elemesini garantilemek demek. Trabzonspor'u yenmek de kupayı ikinci kez üst üste müzeye götürmek. Şu anda belki kimsenin sallamadığı Türkiye kupası olası bir kayıpta dünyanın en büyük problemiymiş gibi önümüze koyulacaktır.

Yönetim neden Aykut Hoca ve oyunculara rahat bir çalışma ortamı yaratamadığını, Aykut Hoca ve teknik ekip sezon planlamasında nelerin yanlış gittiğini, oyuncular da neden anca yumurta kapıya dayanınca sorumluluk aldıklarını sorgulamalı. Eğer bir dahaki sezon bu seneki kaosu yaşamak istemiyorsak, bunu yapmalıyız.

Bir küçük ek de rekor maç sayısıyla ilgili. Avrpada şampiyonluğa yürüyen takımlar bize oranla daha az maç oynayıp, daha çok oyuncudan faydalanmayı başararak sonuca gittiler. Bizim kadromuzun kısıtlı kalmasının sebebi de sezonun en başına dayanıyor. Maksimum sayıda maç yapacakmışız gibi hazırlanıp, ona göre kadro rotasyonu planlayıp, rotasyondaki oyuncuları da bu tempoyu kaldırabilecek şekilde hazırlamamız gerekirdi.

SONUÇ

Avrupa arenasında başarılı, ligde ise başarısız olduğumuz bir sezonu geride bıraktık. Böyle bir tabloyu 2007-08 yılında görmüştük en son. O zaman yapılan hatalar, umarım bu sezon sonunda tekrarlanmaz. Üzerine koyabileceğimiz bir temele sahipken bunu yakıp yıkmanın alemi yok. Özeleştiri istememin en büyük sebeplerinden birisi de bu zaten. Kimse mükemmel değildir ve elbet hatalar yapılacaktır. Önemli olan da yapılan hatalardan ders çıkartıp, bu hataları bir daha tekrarlamamaktır.

3 yazı genelinde de dış etkenlere olabildiğince değinmemeye çalıştım, zira esas odak noktam saha içi. Bu sezon "şampiyonluğu saha dışında kaybettik" diyecekseniz de bunda sorumlu saha içine kafa yoranlar olamaz. Eleştirinin adresi de bellidir bu durumda.

Devamını oku...

9 Mayıs 2013 Perşembe

Rakamlarla Sir Alex Ferguson [Infografik]


Sir Alex Ferguson'un kariyerini, kendisini, yaptıklarını anlatmaya gerek yok diye düşünüyorum. Hayata gözünü açan herkes onu küçüklüğünden beri izliyor, takip ediyor. Kimsenin ulaşamayacağı bir rekorun sahibi olarak emekliliğe ayrılıyor Sir. İşte o 27 seneye yansıyan rakamlar...


49 - Manchester United, Aberdeen ve St. Mirren kulüplerinde kazandığı kupaların sayısı.

1.498 - Manchester United menajeri olarak çıktığı maç sayısı.

2.045 - Ferguson'un Premier Ligde topladığı puanların sayısı.

13 - Manchester United'la kazandığı Premier Lig şampiyonluklarının sayısı.

14 - Ferguson göreve geldiğinde şimdiki takımda daha doğmamış olan United'lı futbolcuların sayısı.

45 - Ferguson döneminde Manchester United'in en uzun yenilmezlik rekoru.

9-0 - Ferguson döneminde Manchester United'in en büyük farkla kazandığı maç. vs Ipswich, 1995.

6-1 - Ferguson döneminde United'in en ağır yenilgisi. vs Man City, 2011.

26 - Ferguson'un ilk şampiyonluğunu kazanmasına kadar Manchester United'in lig şampiyonluğunu beklediği yıl. 

104 - Manchester United'a transfer ettiği futbolcu sayısı. İlk transferi Shamrock Rovers kulübünden 60.000 pounda Liam O'Brien, en son transferi Crystal Palace kulübünden 15 milyon pound değerindekiWilfried Zaha'ydı.

60.000 - Manchester United'a geldiği ilk sezonundakı Ferguson'un transfer bütçesi.

5m - Sir Alex'in yıllık maaşı.

14 - Ferguson döneminde Man City kulübünün değiştirdiği menajer sayısı.

17 - Aldığı cezalar nedeniyle kaçırdığı maç sayısı.

Başarıları:

ST MIRREN.

  • İskoçya Birinci Ligi (1): 1976-77.

ABERDEEN.

  • İskoçya Premier Ligi (3): 1979-80, 1983-84, 1984-85.
  • İskoçya kupası (4): 1981-82, 1982-83, 1983-84, 1984-85.
  • İskoçya Lig kupası (1): 1985-86.
  • UEFA Kupa Galipleri Kupası (UEFA Avrupa Ligi) (1): 1982-83.
  • UEFA Süper Kupası (1): 1983.


MANCHESTER UNITED.

  • Premier Lig (13): 1992-93, 1993-94, 1995-96, 1996-97, 1998-99, 1999-2000, 2000-01, 2002-03, 2006-07, 2007-08, 2008-09, 2010-11, 2012-13.
  • FA Kupası (5): 1989-90, 1993-94, 1995-96, 1998-99, 2003-04.
  • Lig Kupası (4): 1991-92, 2005-06, 2008-09, 2009-10.
  • FA Community Shield (10): 1990 (paylaşmalı), 1993, 1994, 1996, 1997, 2003, 2007, 2008, 2010, 2011.
  • Şampiyonlar Ligi (2): 1998-99, 2007-08.
  • UEFA Kupa Galipleri Kupası (UEFA Avrupa Ligi) (1): 1990-91.
  • UEFA Süper Kupası (1): 1991.
  • Kıtalararası Kupası (1): 1999.
  • FIFA Dünya Kulüpler Kupası (1): 2008.
Devamını oku...

7 Mayıs 2013 Salı

2012-13 Sezonu Değerlendirmesi, 2. Kısım: Mönchengladbach zaferinden Karabük faciasına



Soldaki diagram Kasımpaşa maçının ilk 11 dizilişi. Sağdaki ise Mönchengladbach deplsasmanındaki ilk 11. İlkinde sahada ruh gibi gezen bir Fenerbahçe, diğerinde de sezonun o ana kadar tartışmasız en iyi futbolunu oynayan bir Fenerbahçe. Peki fark neydi bir ona bakalım.

Öncelikle Kasımpaşa maçının kadrosu inanılmaz statik, yaratıcılık anlamında Alex ve Stoch'un eline bakan, Sow'un stoperlerin arasında ezildiği, Alex'in de Ernst tarafından kilitlendiği bir ilk 45. Sonrasında değişiklikler, 4-4-2 denemesi ve çözülüp 5 dakikada iki gol yiyen bir takım. Bu sezon takımın ilk golü yedikten sonra gardının düşüp ikinci golü kısa bir süre sonra yediği maçlardan sadece ilkiydi bu maç. Neyse o kısma sonrasında tekrar geleceğim.

Mönchengladbach deplasmanına nasıl gidildiğini az çok herkes hatırlıyordur. Havaalanında sinirleri bozuk olduğu her halinden belli olan bir kafileydi maç öncesinden akılda kalan. Gerginlikten belki de en son yıllar önce o kadar sinirli gördüğümüz bir Aziz Yıldırım ve tam tersi bir şekilde sakinliğinden ödün vermemeye özen gösteren bir Aykut Kocaman.

İki profilin soyunma odasına nasıl yansıdığını kestirmek çok güçtü açıkçası. Maça önde basarak başladı Fenerbahçe. Golü yemesine rağmen skoru çevirdi, kora kor mücadeleye girdiğinde rakibini fiziksel olarak ezerek. Maçtan sonra Ersin Düzen'in verdiği bir istatistik vardı, paylaşalım:

Takımın koşu mesafesi toplamda 120 km iken, bu alanda lider Kuyt'ın koşu mesafesi: 12990m
Sahada yürüdüğünden yakındığımız Cristian'ın ise Fenerbahçe forması altında ilk kez 11km barajını geçtiği maç olmuş bu maç.

Doğrulatmak isteyenler için: https://twitter.com/ersinduzen/status/254539542340714497

NE DEĞİŞTİ?

Statik oyundan, hareketli oyuna çok ani bir geçiş yaptık. Ciddi bir patlama bu bahsettiğim. Bir önceki maç oyuncular sahada zorla yürürken, nasıl oldu da bu maçta üç ciğerleri varmışçasına koştular? Bunu isterseniz Alex sonrası patlamaya bağlayın, isterseniz Hoca için oynandı deyin, isterseniz de saha içinde doğruları uyguladık diye anlatın. Psikolojik faktörler ve oyuncuların "biz daha ölmedik" mesajı vermeye çabalaması da mutlaka etken olmuştur ama biz sahada nelerin doğru yapıldığını ve nelerin rakibi şaşırtıp, hazırlıksız yakaladığına ve bize sonucu getirdiğine bakalım:

Bir kere takım ilk kez bu kadar karakterine uygun oyuncularla, doğru şekilde dizildi. Saha içinde de sürekli hareketli kalındı, pres yapıldı, seken toplara hamle edildi. Her şeyden önce kazanma arzusu gösterildi. Takım statik kalmadı, hücumdayken kullandığı şekli savunmadayken değiştirip orta sahayı kalabalıklaştırdı ve bu sayede de rakibi önde karşılamayı başardı. Şimdi aşağıdaki diagramlara bakalım:



Toplu ve topsuz oyunda takım aşağı yukarı böyle şekil değiştirdi. İleride baskıyı başlatan Kuyt ve Sow olunca rakip çıkmakta zorlandı, saçma sapan toplar attılar, biz de sekenlere hamle ettiğimiz için ön alanda kaptığımız topları hep iyi değerlendirdik. 3 ve 4. golde kapılan topları ve hücumların nasıl geliştiğini az çok hatırlayacaktır herkes.

Aynı kadro ve anlayış içeride Beşiktaş'ı da sürklase etti. Milli maç arasından yığınla sakatla dönmemiz Aykut Hoca'nın elini bir hayli zayıflatınca biz çözümü aynı mantaliteyle devam etmek yerine değişik dizilişlerde aradık. Burada ilk yazıda vurguladığım Meireles'in yokluğunu hissetme durumuna vurgu yapmakta fayda var. Savunmadaki sakatlardan dolayı kurgunun değişmek zorunda kalmasını anlamakta zorluk çekmiyorum, ancak orta sahaya yapılacak bir hamleyle aynı kurgunun işlemesini sağlamak bir hayli mümkün olacaktı. Meireles'in sakatlığı sebebiyle oynamadığı maçların sonuçlarına ve kadro seçimlerine bir bakalım şimdi.

Bursaspor-Fenerbahçe: 1-1
AEL Limassol-Fenerbahçe: 0-1
Fenerbahçe-Antalyaspor: 1-3
Akhisarspor-Fenerbahçe: 1-2

TERS GİDEN NE?

Meireles'in sakatlığı sebebiyle oynayamadığı 4 maçta aldığımız sonuçlar ve oynadığımız oyunun pek Fenerbahçe standartları çerçevesinde kabul gördüğünü düşünmüyorum. Sadece bir oyuncunun eksikliği bir takımın kimyasını bu kadar darmadağın etmemeli. O zaman taraftarın sorma hakkı doğar: "Hani oyuncuya dayalı düzen kalkıyordu?" diye.

Bursa ve Limassol deplasmanlarının diagramlarını aşağıda görebilirsiniz. Tamam Limassol deplasmanı Avrupa maçı ve farklı bir anlayış kabul edilebilir. Peki bu kadar keskin değişiklikler şart mı maçtan maça? Hele ki sistem oturtmaya çalıştığımız bir dönemde? Dahası lig başındaki resmi maçlarda yine bir oyuncuyu kestiğimizde bütün takımın şekli maçtan maça değişmiş ve bunun faturasını çok feci bir şekilde ödemişken yine böyle bir işe kalkışmış olmamız biraz garip açıkçası.

Salih Uçan'ın formayı almış olmasından herkes memnundur sanıyorum şu sıralar. Ben işte tam bu anda, Meireles sakatken formayı almasını beklerdim. Çünkü eksikliği kapatıp, öncesinde işleyen sistemin devamını sağlaycaktı Salih.




Sonuç itibariyle Bursa deplasmanından, ilk 11'in 3 temel taşının yokluğunda alınan 1 puana kimse itiraz etmez. Avrupada da üst üste ikinci deplasmandan galip çıkınca çatlak sesler mutlaka kesilir. Seri yakalanabilmiş olsaydı kötü oyuna da tahammül mümkün olur, resultante importante diyebilirdik. Sakatlık-ceza derken yine iki maç üst üste aynı kadroyu çıkartamamış olmanın bedelini ise uzun bir seriyi yitirerek ödedik.

47 MAÇLIK SERİNİN SONU

İç sahada son cezalı maçımızda kontraatak takımı Antalyaspor'a kaybedip 47 maçlık yenilmezliğimizi sonlandırdık. Böyle serilerin rakiplerde oluşturduğu "rakip iç sahada kaybetmiyor" algısı var öncelikle. Bu yenilmezliğimiz kırılınca çok daha acı verici bir darbe aldık ilk yarının sonunda, ama o yazının sonunda geleceğim nokta. Antalya maçından sonra Akhisar deplasmanına gidildi ve oradaki oyun taraftarın genelinden çok büyük tepki gördü. Antalya karşısındaki puan kaybından sonra belki bir nebze anlaşılabilir takımın skoru korumak istemesi, ama öyle durumlarda da bir kontraatak seçeneğinin olması beklenir.

Özellikle Akhisar deplasmanındaki oyuncu seçimi ve dizilişin bize çok büyük ders olması gerekiyordu. O sıralar lig sonuncusu olan ve ciddi anlamda ortaya bir futbol karakteri koymakta zorlanan Akhisarspor karşısında son 30 dakika kendi yarı alanına kapanıp skoru korumaya çalışmayı kabullenmek zor. Hele ki taraftar profilinin beklentisi basan ve ısıran takım iken, galip gelip skor dahi alsanız eleştirilerden nasibinizi alırsınız. Aykut Hoca'nın ve oyuncuların yer yer çok haksız eleştirilere de maruz kaldığını düşünmeme rağmen, Akhisarspor karşısındaki futbolun eleştirilmeyecek bir tarafı yoktu.





Sezon genelinde Selçuk-Topal-Cristian üçlüsü ne zaman bir arada oyasa asla yeterince yaratıcı olunamayacağından ve rakibe baskı kurması için davetiye çıkartılacağından dem vurdum. Sezonun ikinci yarısında da bu üçlü sahada olduğunda benzer tepkiler verdim ve Aykut Hoca'yı eleştirdim. Lig sonuncusundan şu maçta son yarım saatte yenilen baskının ders olması gerekiyordu ama olmadı.

ÖNLEM ALAN TAKIMDAN ÖNLEM ALINAN TAKIMA

"Senin eleştirdiğin kadro iki maçı da galip bitirmiş?" gibi bir soruyla karşılaşmayı normal bulurum şu esnada. Kazanan takım eleştirilmez diye bir kaide yok ne yazık ki. Hatta eleştirileri iyi sonuç alırken getirmek bence en yapıcı yaklaşımlardan birisi. Peki Avrupada işleyen sistem ve diziliş sonucu getirirken, neden ligde baskıya maruz kalıp elimiz yüreğimizde maçlar seyrettik?

Avrupada önlem alan takımken, kendi ligimizde önlem alınan takım olduğumuzdan dolayı. Avrupadaki rakiplerimizin açıklarını kollayıp cezalandırmak esas stratejimiz olduğu için bekleyerek oynadığımız oyun hep sonuç verdi. Kendi ligimizde ise takım disiplinine güvenip skor üstünlüğü yakalayınca gömülmek ise aynı sonucu vermedi.

Bu da bir alternatif plan eksikliğini ortaya çıkartıyor. Sezonun daha bu bölümünde alarm veren bu eksikliği birçok kişi ne yazık ki sezonun sonuna doğru ancak dile getirdi. Neyse, o bir dahaki yazının konusu, zamanı geldiğinde geri döneriz.

İDEAL 11'E GERİ DÖNÜŞ VE OTURMAYA BAŞLAYAN TAŞLAR

İçerideki Limassol maçıyla birlikte hem seyirci geri döndü, hem de sakatlar iyileşip sahadaki yerlerini almaya başladılar. Ancak o Mönchengladbach maçındaki göz alıcı futbolu oynayamadık. Bunu sakatlıktan dönen futbolcuların kendilerini sakınmalarıyla açıklayıp geçiştirmek maalesef mümkün değil. Hatta merkez hatta sakatlıktan dönen Yobo, Mehmet Topal ve Meireles'in oturmasından sonra takımın Galatasaray maçına dek sadece formalite maçı olan Borussia Mönchengladbach maçını kaybetmiş olması ise apayrı bir istatistik. Üstelik bu maçta yukarıdaki isimlerden sadece Mehmet Topal sahadaydı.

Etkili olduğumuz diziliş Mehmet Topal'ın savunmanın önünü toparladığı, Meireles'in ileri geri çalışıp iki ceza sahası arasını parsellediği, Cristian'ın bu sayede oynadığı mesafeyi kısaltarak daha etkili olduğu hücum bölgesinde topla oynama fırsatı bulduğu bir oyundu. Biz Meireles'i Topal'ın yanına doğru çekerek ikisinin de topla oyundaki etkinliğini azalttık ve hem tempomuzdan, hem de kalitemizden kaybetmiş olduk.

İkisi arasındaki farkı görmeniz için diagramlar aşağıda:




Üçgen ters çevrilince kilit açmakta sıkıntı yaşadık. Yer yer bunu sonradan oyuna giren Sezer'in ofansif meziyetleri sayesinde aşmayı başardıysak dahi aynı etkiyi yapmadı. Yetmiyormuş gibi, 0-0'ı iyi oynayan bir takım olmamıza rağmen çok istikrarlı bir şekilde geri düşüp üstünlüğü ele almak için sarfedilen ekstra efor da cabası.

Yine de gidişatın idare eder olduğunu söylemek yanlış olmaz. Antalyaspor yenilgisinden sonra ligdeki ilk yenilgi olan Galatasaray maçına kadar takımın kaybettiği tek resmi maç, formalite maçı olup yedek kadroyla çıkılan Borussia Mönchengladbach maçıydı. Bu süreçte takım resmi maçlarda bu mağlubiyetin dışında 8 galibiyet, 2 de beraberlik aldı. Takım diğer rakiplerin takıldığı Türkiye Kupasında sorunsuz bir şekilde gruplara kalırken, Avrupa Liginde de en zorlu grup gözüyle bakılan gruptan liderliği bir maç kala garantileyerek çıktı.

Bir kez daha vurgulamakta fayda var. Avrupada önlem alan takım rakibe öyle veya böyle oyununu kabul ettirip sonuç alırken, ligde çok fazla efor sarfetmek durumunda kaldı. Bu üstünde uzunca durulması gereken bir nokta. Çünkü Avrupa'da istediğimiz şekilde yolumuza devam ederken, ligde tökezleyip, iki ileri bir geri yapmamızın temel sebebi bu.

Değinmek istediğim ayrı bir nokta var. Eskişehirspor deplasmanında bu takım oyunun üçte ikisini 10 kişi oynayıp, şahane bir karakter koydu. 11 kişiyken yapılmayan alan paylaşımı ve daraltma o maçta yapıldı. Böyle mücadeleyle, adil olmayan şartlarda alınan puanı ben puan kaybından saymam. Bunu da belirteyim.

GALATASARAY VE KARABÜK YENİLGİLERİ

Galatasaray deplasmanına yine de her şeye rağmen tam kadro çıktık. Geri düştük, dengeyi kurup eşitliği de sağladık ama maçın sonunu getiremedik. Tamam hakem maçın önüne geçti burası bir gerçek, ancak bizim oyuna müdahalelerimizin rakibin skor üstünlüğünü koruma isteğiyle forvetlerinden birini çıkartıp orta sahayı beşlemesinden sonra gelip, tamamen de etkisizleşmiş olması enteresan. Üstelik bu ilk sefer olmuyor. Süper kupa maçında da eksik kalıp kapanan rakibe karşı Krasic oyuna girmişti, bu maçta da kapanan rakibe karşı Krasic oyuna girdi. Peki biz Krasic'i kapanan rakipleri çözmesi için mi aldık? Krasic kariyeri boyunca bu amaca mı hizmet etti, yoksa tam bir kontraatak futbolcusu mu? Bu soruların cevabını okuyanlara bırakmakta fayda görüyorum.

Karabük maçı ise Antalyaspor karşılaşmasının bir üst versiyonu gibiydi. Ön alanında dört çabuk futbolcuyla kaptığı her topla ceza sahası civarında cirit atan bir rakip, buna alınamayan önlem ve bilemiyorum kaç yıl sonra ilk kez kendi sahasında 3 farklı yenik duruma düşen bir Fenerbahçe. İç sahadaki yenilmezliğimizin kırılmasının bedelini bu maç çok korkunç bir şekilde ödedik. Bunun üzerine çileden çıkan bir taraftar, istifa naraları, Alex tezahüratları ve neticede Aykut Kocaman'ın istifasıyla sonuçlanan ilk devre.

BU BÖLÜME DAİR

Teknik ekibin yanlışlarına olabildiğince değindim. 17 maçta 27 puan ne yazık ki korkunç bir tablodur. Ligin bitimine 2 hafta kala şampiyonluk 10 puan farkla verildiyse bunun nedenini aramamız gereken yer ligin ilk devresi. Es geçilmemesi gerektiğini düşündüğüm bir nokta var ki o da teknik ekibin hataları varsa, buna oyuncuların da direkt etki ettiği gerçeği. Randıman alınamayan, kendine oynayan, fedakarlık adı altında %100 değilken sahaya çıkan oyuncular da vardı, bu gerçeği göz ardı etmeyelim.

Oyuncu grubu verdikleri sözlerle Aykut Hoca'yı istifadan dönmeye ikna ettiler. Takım ikinci devrede öyle veya böyle yükselişe de geçti. Peki sorayım bu durumda: Madem hata oyunculardaydı, neden Aykut Hoca'nın patlama noktasına ulaşmasını beklediler sorumluluğu üstlenmek için?

Teknik heyetin ilk yarıdaki hamlelerini doğrularıyla ve yanlışlarıyla böylece bitirmiş olduk. Oyuncuları ayrı ayrı bu yazı dizisini sonlandırdıktan sonra istatistiklerle birlikte değerlendireceğim. Üçüncü kısımda da Aykut Hoca'nın dönüşünden sezon sonuna kadar geldiğimiz noktayı ele alacağım.

SONUÇ

Buraya kadar olan bölüme baktığımızda aslında ligin nerede kaybedildiği anlaşılıyor. Olabildiğince saha içine sadık kalarak sıkıntıların nerede olduğunu işaret etmeye çalıştım. Sezonu böyle planlamış olduğumuzu düşünmek dahi istemiyorum, çünkü ilk yarıyı böylesine çöpe atıp, yine ikinci yarıda atağa kalkma düşüncesine sahipsek, sezon geneline de saha içinde yapmaya çalıştığımız yansıyor demektir. Geri düş, yetişmek için de ekstra efor sarfet. Böyle durumlarda kazanacağımızın garantisi yok. Bazen 90 dakikada geri düşüp maçı çevirebilirsiniz ama 34 maçlık lig maratonunda çok fazla geri düşme lüksüne kimse sahip değil.

Devamını oku...

6 Mayıs 2013 Pazartesi

Ajax kulübünün ilginç geleneği

Ajax haftasonu evinde Villem II ekibini 5-0 yenerek Hollanda liginde 32. şampiyonluğunu ilan etti. Şampiyonluğu kutlayan Daley Blind kupanın dayanıklığını test etmek istemiş herhalde. Soyadına yakışır bir haraket yapmış. Bildiğimiz gibi Blind kelimesi ingilizceden tercümede "kör" anlamına geliyor. İşin ilginç tarafı 2 yıl önceki şampiyonluk kutlamalarında da kaleci Stekelenburg kupayı otobüsün altına atmıştı.  


Devamını oku...

2012-13 Sezonu Değerlendirmesi, 1. Kısım: Sezon öncesi, transferler ve Şampiyonlar Ligi Ön elemeleri


         
   
Evet sezonun bitimine 2 maç var, Türkiye kupası da henüz sonuçlanmadı. Bu takım daha 2-3 hafta önce 3 kupa alma şansına sahipken şimdi kupasız da bitirebilir. Bu değerlendirmeyi yazmaya bugün başlama sebebim de sezonun geri kalanında oynanan oyunun genel fikrime etki etmeyecek olması.

Sezona hiç iyi başlayamadığımız konusunda sanıyorum herkes hemfikirdir. Mümkün olduğunca yorum katmadan, olabildiğince saha içine sadık kalarak bu değerlendirmeyi yapmaya çalışacağım. Yazı dizisinin bu kısmı ruhunuzu ciddi şekilde karartabilir, çünkü hiç iyi başlamadık sezona. Yazı sonunda getireceğim eleştirilerin de mutlaka söylenmesi gereken şeyler olduğunu düşünüyorum. Hatalarımız olduysa bunları bilip, dikkatli bir şekilde üstünden geçip, aynı hataları tekrarlamamamız gerekiyor. Buyrun, hep birlikte bakalım sezona.



HAZIRLIK DÖNEMİ

Fenerbahçe'nin kronik problemi olan transferin hazırlık kampına yetişmemesi sorununun önüne geçilecek gibi görünen transferlerle başlandı sezona.

Kariyeri ortada olan Dirk Kuyt ve genç Salih Uçan alındı daha transfer sezonunun başında. Üstüne de Hasan Ali Kaldırım ve Mehmet Topal eklendi. Bu oyunculardan üçünün direkt olarak ilk 11 transferi olduğunun altını çizelim ve Salih'in de sezon ortasında formayı aldığını ekleyerek devam edelim.

Tabii ki transferin burada bitmeyeceği ortadaydı. Hele ki Emre'nin gidişi ve Dia'nın satılışı ve Bilica'nın sözleşmesinin yenilenmemesiyle üç mevkiide alternatiflere veya direkt ilk 11'e monte edilebilecek oyunculara ihtiyacımız olduğu gerçeği varken.

Üstüne Egemen'in alınmasıyla tekrar kadrodaki stoper sayısı üçe çıktı. Yobo'nun da bonservisinin alınması için görüşmeler devam ediyordu zaten o sırada. Hazırlık maçları oynanmaya başladı bu esnada ve takım her maçı berabere bitirdi.

Burada bir küçük eleştiri getirmekte fayda var. Rakiplerin ciddi rakipler olarak seçilmesi fikrine saygı duymakla birlikte, araya sadece kazanma alışkanlığını edinmek adına daha zayıf takımların da eklenmesi taraftarıyım.

Üç hazırlık maçı oynadık, dördüncüsü de yoğun yağıştan dolayı iptal edildi. MTK, Newcastle United ve Dinamo Tiflis'ten sadece Newcastle'ın bizim ayarımızda olduğunu söyleyenler çıkacaktır. Benim zayıf takımdan kastım böyle daha alt kademe takımlar. Böyle yürüyerek 5-10 tane atıp, strese girmeden rahatlıkla yenilecek rakipler. Dediğim gibi, esas amaç kazanma alışkanlığı edinmek. Buna yazının sonuna doğru tekrar geleceğim.

RESMİ MAÇLAR

İlk resmi maçımızda Şampiyonlar Ligi 3. ön eleme turunda, içeride Vaslui karşısına çıktık. Ne oynanılan oyun, ne de alınan skor taraftarı tatmin etti. Aykut Hoca'nın oyuncu tercihleri sertçe eleştirildi. Genel kanı Emre'nin eksikliğinin hissedildiği ve ön alanın zayıf kaldığı düşüncesiydi. İki maçtaki oyuncu ve diziliş tercihlerini aşağıdaki diagramlarda görebilirsiniz.
     
                           


İlk diagramda sol içteki boşluğu özellikle abarttım, ancak maçı izleyenler hatırlayacaktır. Korkunç bir şekilde boştu o bölge ve sürekli rakip o boşluktan yararlanarak bizi bozmuştu. Son dakikada gelen beraberlikle en azından ikinci maç için umutların nispeten taze tutulduğunu da not düşelim.

İkinci maçta daha kompakt kalan takım, bu sefer ilk maçtaki gibi orta sahayı rakibe teslim etmediyse de sezonun kronik hastalıklarından birisi olacak olan arka direk gollerinden ilkini yedi. Volkan çalınan ucuz penaltıyı kurtarınca rakibin rüzgarı kesildi, biz de tecrübemizle maçı kopartıp play-off turuna kalmayı başardık.

TRANSFER

İlk Vaslui maçında beraberliğin hemen ertesinde Yobo ve Krasic transferleri açıklandı. Yobo zaten tamamlanması beklenen bir transferdi ama Krasic açıkçası biraz sürpriz oldu. Yine de Aykut Hoca'nın zamanında kendisini çok istemiş olması ve Dia'nın satılmış olmasıyla kadro derinliğinde oluşacak boşluğu kapatması açısından bakıldığında, o zaman için mantıklı sayılabilecek bir hamleydi.

Peki bu transferler diyelim ki önceden yapılmış olsa ve Vaslui karşısında oynayabilselerdi çok bir şey değişir miydi? Hayır değişmezdi. Çünkü esas sorunu yaşadığımız bölgenin adamları değildi ikisi de ve biz o bölgedeki eksikliğimizin acısını uzunca bir süre hissettik sezon boyunca.

SÜPER KUPA, LİG VE ŞAMPİYONLAR LİGİ PLAY-OFF

Süper kupa maçının kadrosunda Alex yok denince bir kaos yaşandı daha baştan. Sahadaki kadronun da o sızan muhtemel kadro ile ilgisi yoktu. İyi futbol yine gelmedi, Aykut Hoca'nın bu sefer oyuncu tercihleri değil, oyuncu değişiklikleri tartışıldı ve üstüne de şahane(!) bir Cüneyt Çakır yönetimi eklenince maç kaybedildi. Detayını merak edenler için ilk 11, maç kadrosunda bulunmayan Gökhan Gönül'ün yerine Orhan Şam değişikliği dışında 2. Vaslui maçıyla aynıydı.

Ligde de sezonu İzmir'de oynanan Elazığ deplasmanında açtık. Aykut Hoca bu sefer 4-2-3-1'i tercih etti. Göbekte Selçuk-Mehmet Topal ikilisinin önünde Stoch-Alex-Kuyt ve Sow dörtlüsü vardı. Rakibin 10 kişi kalmasına ve şiddetli ama pek organize olduğu söylenemeyecek bir baskı kurmamıza rağmen galibiyeti getirecek golü bulamayıp sahadan beraberlikle ayrıldık.

SPARTAK MOSKOVA EŞLEŞMESİ

Maçlardan çok Alex'in oynamaması konuşuldu zaten. Bir kere neyin ters gittiğini önceki cümle işaret ediyor. Kendi iç kaosumuzda alev alıp, iki maçta da zaman zaman parlasak da bu turu geçmeye yetmedi. Tahminen herkesin aklında ikinci maçın son yarım saatinde kurulan korkunç baskı kaldı oyun olarak. İki maçtaki oyuncu ve diziliş tercihlerini de aşağıdaki diagramlarda görebilirsiniz:

      


İkinci maçta Krasic'in erken sakatlandığını ve Stoch'u oyuna almak durumunda kaldığımızı belirtelim ilk başta. Eşleşmenin ilk maçında yerleşme problemi yaşadığımızı ve yaratıcı oyuncu sıkıntısı çektiğimizi vurgulamakta fayda var. O da kolay değil. 5. resmi maçımızda 3. farklı dizilişimizdi bu ve oyuncular saha içerisinde bazen ne yaptıklarını bilmez halde gözüktüler. İkinci maçtaki diziliş en azından arada ligdeki Antep maçında test edilip öyle uygulamaya konuldu. Yine de sarfedilen efor, ortaya konulan mücadele ve takımın yakaladığı koşu istatistikleri olağanın üzerindeydi. Bir şeylerin değişmeye başlayacağının göstergesiydi denilebilir bu eşleşme için, ancak istenilen sonucun alınamayıp, Şampiyonlar Ligi'nin dışında kalınmış olunmasının maddi ve manevi olarak hem kulübü, hem de taraftarı yaralamış olduğu gerçeği var. Sonrasında yaşanan sıkıntılar da cabası.

LİGE DÖNÜŞ VE RAUL MEIRELES TRANSFERİ

Spartak Moskova'ya elenip lige döndüğümüzde ligde liderdik! Bu sezon boyunca ilk ve son kez liderlik koltuğundaydık. Dış sahada Sivas karşısında alınan golsüz beraberliğin ardından Chelsea'den Raul Meireles'i kadromuza kattık. En geç gelen, ancak gelir gelmez olumlu katkı yapan nadir oyunculardan olduğunu söylemek gerek. Sezon boyunca ne zaman sakatlansa veya cezalı olsa yokluğunu hissettiğimiz oyunculardan ve dönüşen sistemin kilit taşlarından birisi oldu.

Son dakika golüyle kazanılan Mersin İdmanyurdu maçından sonra yine içeride alınan golsüz Trabzon beraberliğiyle de 10 resmi maçı devirmiş olduk. İlk 10 resmi maç sonundaki istatistiklerimiz ise şöyle oluştu:

Süper Kupada: 1 maç, 1 mağlubiyet, atılan gol: 2 yenilen gol: 3
Ligde 5 maç: 2 galibiyet, 3 beraberlik, atılan gol: 6 yenilen gol: 1
Avrupa'da: 4 maç: 1 galibiyet, 2 beraberlik, 1 mağlubiyet, atılan gol: 7 yenilen gol: 5
Toplamda: 10 maç: 3 galibiyet, 5 beraberlik, 2 mağlubiyet, atılan gol: 15 yenilen gol: 9

Bu tabloya bakılınca o aralar ne kadar sıkıntılı olduğumuzu hatırlamamak mümkün değil. Daha kötüsü ise henüz gelmemişti.

KASIMPAŞA MAĞLUBİYETİ VE ALEX KRİZİ

Futbol adına ortaya hiçbir şey koymadığımız bir 90 dakika. Hatta bu sezon boyunca oynadığımız en utanç verici üç 90 dakikadan birisi demek yanlış olmaz. Hemen sonrasında Alex krizi patlak verdi, kadro dışı derken sözleşmesini feshedip kulüpten ayrıldı kaptan.

Ayrılışında o haklı, bu haksız kısmına girmeyeceğim. Herkes yeterince fikir belirtti bu konuda ve inanılmaz bir kirlilik oluştu zaten. Ben bunun saha içindeki etkisine bakacağım. Alex'in takımın oyun merkezi olduğu gerçeği vardı ve gidişi 8 yıllık bir alışkanlığın bir anda bırakılması demekti. Bunun ne kadar zor olduğunu benim açıklamaya çalışmama gerek yok. 8 yıldır her hafta düzenli yaptığınız bir şeyin hayatınızda birden olmadığını düşünün. İşte o derece büyük bir kayıp bu. Daha fazla detaya girmeyeceğim.

Sonrasında takımın gösterdiği reaksiyona ve ilk yarının sonuna kadar olan kısma yazının ikinci kısmında yer vereceğim.

BU BÖLÜME DAİR

Sezon açılış tarihimiz normal denilebilir. İlk resmi maçtan bir ay önce açtık sezonu, ki bu hemen hemen Avrupa'da her takımın yaptığı bir şey. İlk resmi maça kadar sadece üç maç oynamış olmamız, üstelik bunların üçünde de berabere kalmış olduğumuz gerçeği var. Yani daha hazırlık maçlarından kazanma alışkanlığı edinememiş bir takım. Bir veya iki zayıf rakiple oynayıp oyunculara özgüven depolama konusuna bundan dolayı değindim. İlk resmi maçta, hem de iç sahada, beraberliği 90. dakikada kurtarmak hiç hoş bir başlangıç şekli değil kesinlikle.

Sonrasında ilk beş maçta üç farklı dizilişten bahsettik. Altıncı maçta da dördüncü farklı diziliş uygulandı. Yani hazırlık döneminde yapmamız gereken denemeleri Şampiyonlar ligi ön elemelerinde yapıyormuş gibi olduk bir nevi.

CL'ye direkt katılım şansımızı kaybettiğimiz için sezonu yine erken açacağız. Bu sefer hazırlık maçlarının sayısını artırmakta mutlaka fayda var. Maç oynama alışkanlığı kazanan oyuncular en azından daha kompakt kalıp, istenileni çok daha iyi uygulayacaktır bu çok net.

Bir diğer konu da transfer. Zamanında bitmemesini geçtim, arada yapılan çok talihsiz açıklamalar oldu sezon başında. "Fenerbahçe istediğini alır" gibi bir açıklama yapıldı mesela. Yobo ve Krasic transferlerinin açıklanışında da zamanlama hatası yapıldı. 3. ön elemede ilk maçı berabere bitirdikten hemen sonra iki transfer açıklanmasından sonra taraftardan "Kötü sonucu bize transferle unutturacaklar" serzenişi geldi. Dahası, ilk ön eleme ve öncesindeki maçlar orta sahanın merkezindeki sıkıntıları net bir şekilde ortaya koyarken bizim o bölgeye transferimiz Şampiyonlar ligine veda ettikten sonra gerçekleşti. Yani yine elenmeyi transferle telafi ediyormuş durumuna düşüldü.

SONUÇ

Sezona girişimizin, yaşanan krize rağmen daha iyi bir planlamayla önüne geçilebileceği ortada. Transfer konusu yönetimin, maç programı ve saha içine dair konular da teknik ekibin eğilmesi gereken noktalar. Geçen sezon çok daha büyük sıkıntılarla uğraşan takımın, tek kulvarda mücadele etmiş olsa da 10 maçta sadece bir kez yenilmiş olduğu gerçeği var.
Devamını oku...

Oyunun kuralı


Lig sona erip şampiyon kupayı kaldırdığında;

Galip, nam-ı diğer ""Balkon Konuşması" ile ihtirasını pamuklara sarıyor.
Mağlup, doğruları yanlışları bir kenara bırakıp, kelle istiyor.

Sezon boyu saha dışında yaşananlar ise bir anda unutuluyor.

Hakem atamaları,
Hakem kararları,
MHK Başkanı'nın demeçleri,
PFDK cezaları,
Tahkim kararları,
TFF ziyaretleri,
Sunset yemekleri,
Medya propagandası,
"Sert" açıklamalar,
Kör dövüşü,
Vs.

Tümüne futbol siyaseti diyelim.

Bakın, dün Galatasaray şampiyon oldu, yukarıdakileri konuşan var mı?
"Engelleniyoruz" adında kampanya başlatan Galatasaray ne diyor şimdi?
Balkon konuşması.
Hepimiz kardeşiz, di mi?

Türkiye'de; futbol da diğer tüm alanlara benziyor.
İstediğini alana kadar ne gerekiyorsa yapacaksın.
Hemen ardından melaike olabilirsin.

Fenerbahçe'nin bu sezon saha içinde sınıfta kaldığı maçlar var.
Muhasebesi yapılır.
Ama asıl sınıfta kalınan nokta saha dışı.
Fubol siyaseti.
Oyunun kuralı.

Rakibin saha dışında ne "oyunlar" oynadığı ortada.
Futbol oyununun Türkiye versiyonu böyle ama,
Sen de oyna!

Fenerbahçe darbe ile mağdur edildi.
Eli kolu bağlı olduğu dönemde bu mağduriyet açıklanabilirdi.

Ama Fenerbahçe'nin genlerinde mazlum ve mağdur olmak yok.
Herkesin şahit olduğu yaşananlar, mağduriyeti ve bunu ifade etmeyi bir alışkanlık haline getirmemeli.

Fenerbahçe Türkiye'nin en büyük Spor Kulübü'dür.
Hiçbir şey bu gerçeği değiştiremez.
Biz bakış açımızı değiştirmediğimiz sürece.

Fenerbahçe camiası,
Yönetimi,
Hocası,
Futbolcuları,
Taraftarı,

Gücünün farkına varmalı ve oyunu kuralına göre oynamalı artık.

Ama önce umut ışığı.
Sorumluları yakmalı.


Devamını oku...

5 Mayıs 2013 Pazar

Artık gölge yok Göztepe Parkı'nda, ama çiçek çok; koşun fotoğraf çektirelim!


Yazmazsak hakkını helal etmeyecek ağaçlar.

Yukarıdaki fotoğraf son hali Göztepe Parkı'nın.
Bugünlerde pek de memnun civar sakinleri.

"Çok güzel olmuş Göztepe Parkı"
"Çiçekleri gördün mü?"
"Gel fotoğraf çektirelim Göztepe Parkı'nda"

Hadi bunlar "düşünmeyen" civar sakinleri.

Düşünen biri, Radikal Gazetesi Genel Yayın Yönetmeni Eyüp Can da şunları yazmış köşesinde: http://www.radikal.com.tr/yazarlar/eyup_can/goztepe_parki_neyin_sembolu-1130840

İstanbul Büyükşehir Belediye Başkanı ve Park Bahçeler Müdürü'ne medhiyeler düzmüş.

Kulaklarına ve gözlerine inanamıyor insan bunlara şahit olunca.

Bakın size Göztepe parkı'nın 2 yıl önceki birkaç fotoğrafını göstereyim.
Fotoğraflar Yandex'in panaroma görüntülerinden, 2 yıl önce gezmişlerdi İstanbul'u.




Eski hali yukarıda işte.
Yeni haliyle ne fark var peki?
Ben söyleyim, Gölge!

2 yıl önce kestiler ca'nım ağaçları.
Sorduk, "Buduyoruz" dediler.
"Öyle budama mı olurmuş canım!" dedik, oralı olmadılar.

Kuşa çevirdiler Göztepe Parkı'nı.

Şimdi de mevsimlik çiçeklerle göz boyuyorlar.
Acı olan da, millet pek memnun, fotoğraf çektiriyor.
Çocuğunu oynatırken ensesi pişti ama çoktan, yavrusuna güneş kremi sürüyor.
Kesilen ağaçlar da arkasından ağlıyor, haberi yok.

Oyuncak ettiler, rezil ettiler, öksüz bıraktılar Göztepe Parkını.
Ama bunu da yedirdiler.

Daha çok şey yedirirler.


Devamını oku...